KENDİMİZE DOĞRU BİR YÜRÜYÜŞ TARZI OLARAK ÖZGELİK

KENDİMİZE DOĞRU BİR YÜRÜYÜŞ TARZI OLARAK ÖZGELİK

KENDİMİZE DOĞRU BİR YÜRÜYÜŞ TARZI OLARAK ÖZGELİK

İnsan, dünyaya doğru yürüyen bir varlık. Dünyada kendine bir yaşam alanı oluşturmaya çabalayarak.

İnsanın bu dünyadaki serüvenine baktığımızda, belli yaşam alanı içinde, o alanın koşulları altında, yaşama mücadelesiyle varolmaya çabaladığını görürüz. Ortaya çıkışının başından beri, insan için yaşam, didişerek sürdürülen bir süreç olagelmiştir. Didişen bir varlıktır, insan. Didişerek yaşamaktır, yaşamak. Yaşam alanına tam uyumu olmadığı için. İnsan, homo discors’tur. Çatışan, savaşan, didişen bir varlık.  Latinlerin discordia dediği bu uyumsuzluk, Eski Yunanda Tanrıça Eris’le simgeleniyordu. Eris, Roma mitolojisinde Tanrıça Discordia olarak kendini gösterdi, belli dönüşümlerle.

İnsanın cennetten düştüğü söylencesi, eritik (Eris’ten), uyumsuz, bir varlık olan insana pek yakışmasa gerek. Cennet uyumsuz, çatışmacı, didişmeci bir varlık olan insanın kısa bir döneminin, bitimli bir düzenin adı olabilir. Cennet bu dünyada hiç olmadı (Kalıcılığı olmayan sürelerin dışında!). İnsan didişerek varoldu. Didişerek varoluyor.

Didişimli bir varlık olarak insan, neden böyledir? Yaşadığı yere, koşullara, çevreye tam uyumu yoktur. Eksiktir, fazladır ama tam uyumlu değildir. Bu açıdan özürlüdür. Diğer yandan tam uyumlu olmayışı, onun kendini aşmasına da yol açmıştır. Sonradan oluşturacağı uygarlık, ortaya çıkışındaki bu temel özellikten dolayıdır. Didişimliliği onu çatışmalı, çelişkili kılmış ama kendini sorgulamasına, dünyayı denetlemesine de yol açmıştır. Dinginliği, huzuru arayışı da bundandır.

Bulunduğu, içinden çıktığı yaşam alanı yetersiz olunca ya da o, alanını yetersiz bulunca (çünkü didişimli, yerinde duramaz bir varlıktır!) alanlarını genişletmeye başlamış: Yola koyulmuştur. Belli bir yerde (topos) idi; şimdi farklı yerler (topoi) de olmaya başlamıştır.

İnsan, bir yere doğar, o yer onun yaşam alanı olur. Yerini değiştirebilir, yerler onun yaşam alanı olur. Yerde ya da yerlerde alışkanlıklar oluşturur, âşinâlıklar kazanır. Didişimliliği bu âşinâlığı yırtar, bozar. Kendi kendinin huzurunu bozmasa bile dışarıdan birileri gelir rahatını kaçırır. Bir Arap atasözünün dile getirdiği gibi: “Dünyada rahat yoktur.”

Didişimli bir varlık olan insan, yürüyen bir varlıktır da. Ne demek yürüyen bir varlık? Nereye yürür? Neden yürür?

Hayatta kalmak için yürür. Hayata yürür. Yerini değiştirmek, yaşam alanını genişletmek için. Canlı kalmak, yaşam alanının koşullarıyla başa çıkmak için. Yürümenin anlamlarından biri bu: Yer değiştirmek. Yer değiştirerek varlığını sürdürmek. Yürümek, uzamda hareket etmek demek, bir anlamıyla yaşamı sürdürmek amacıyla. Uzamdaki bu hareket, yiyecek, barınak bulmakla gerçekleşecek bir hayatta kalma (Eski Yunanlıların zôê dediği!) çabası başarılı oldukça insanın adım adım geçmişi oluşur. Anıları, ataları, söylenceleri ortaya çıkar. İşte artık insan yalnızca uzamda değil zamanda da yürümeye başlar. Tarih bilinci tomurcuklanır. İnsanın belleği, ânı yaşayışında onu geleceğe doğru yönlendirir. İnsan geçmişe, geleceğe yürümeye başlar. Âna doğru yürümeyi keşfeder.

Belli bir yerleşik düzen ona topluluklara, topluma doğru yürümeyi kazandırır. Zamanı, uzamı, toplumu yaşayan insan birey olarak kendine yürümeyi de dener. İç dünyasını, düşlerini yorumlamaya çabalar. İnsan duygularına, düşüncelerine doğru da yürür. Yürümek keşfetme, anlama, yorumlama çabasıdır.

İnsanın didişimli yapısı, onu mücadeleci kılar. Yalnız mücadeleci değil araştırıcı, merak eden, hayrete düşen bir özellik verir ona.

Didişimli yapısının üzerine oturacağı bir güven desteğine gereksinimi vardır. Didişim bir anlam zemini üzerinde gelişir. Bu anlam zemini bir güven zeminidir de. Bu zemin üzerinde insanın insan olma derdi oluşur. İnsan, derdi olan, amaçları, kaygıları, değerleri olan bir varlıktır.

İnsanın derdi onu yollara düşürür, yürütür. Bu yürüyüşü, dörtlü boyut üzerinde olup biter. Doğrusu, onun yürüyüşünü dört kavramın ördüğü bir bütünlükte yorumlayabiliriz. Önce anlamla başlayalım.

İnsan anlamsız yaşayamaz. Bir anlam çerçevesi içinde algılar, kavrar dünyayı. Anlam verir yaşadıklarına. Bir anlam zemini üzerinde durur. Anlam yolu üstünde yürür.

Anlamın derin kökleri vardır. Felsefede özellikle rasyonalist düşünürlerin dayandığı kavramlardan biri yeter sebeb kavramıdır. Hiçbir şey sebebsiz olmaz derler (Nihil est sine ratione). Bizim kültürümüzde de her şeyin bir sebeb-i hikmeti olduğundan söz edilir. Anlamın derin kökünü buradan çıkarabiliriz. Nihil est sine significatione. Hiçbir şey anlamsız değildir. Doğrusu, insan anlamsız yaşantılara sahip olamaz. Elbette anlayamadığı, saçma bulduğu yaşantıları olabilir. Bunlarda da anlamsızlığı anlamlı buluyordur. Saçmanın da,”hiç”in de anlamı vardır. Yaşantı, onları bir anlam çerçevesine belli belirsiz de olsa oturtur. Yaşantının işleyişinde anlamsızlık olamaz. Açıklayamadığı, anlayamadığı anlamlar olabilir.

Derin kök anlam varlığın kendisindedir. Ontik anlamı kendimizce anlamaya, yorumlamaya çabalarız. Tanrıya, bir güce, bir kurama bağlamaya uğraşırız.

Derin kök anlama dayanan anlam katmanına kök anlam diyebiliriz. Bu anlam hayattaır: Zôê. Canlılıktır. Canlılığın bir ölçüde kendi kendini düzenleyen bir auto-poiêtik yapısı vardır. Bedenimiz bu anlam katmanından ortaya çıkar. Anlamını bu katmandan alır.

Kök anlamın beslediği insanın yaşam alanına Eski Yunanlılar bios diyorlardı. İnsan ontos’dan zôê’ye, zôê’den bios’a geçen anlam katmanları üzerinde yaşıyor. Yaşam alanı, anlamını insanın canlılığında, yeryüzünde hayatta kalma mücadelesinden alır. İnsan bu gezegendeki yaşam alanında ortaya çıkışında kendi anlam katmanını oluşturmaya biosla, insana özgü yaşamla başlar.

Yaşam alanındaki didişimli çabası onu bios’dan oikos’a taşır. Oikos’dan yola çıkarak insan yaşam alanını yurt’a dönüştürür. Yurt, insanın bu gezegendeki yürüyüşlerinin ulaştığı önemli bir anlam katmanıdır. Felsefenin bir yurt özlemi (Heimweh) olduğunu söylemişti, Novalis.

Anlam katmanımız günlük koşuşturma içinde zôê ile sınırlıdır, çoğu kez. Var olarak kalma, var kalma çabası bizi bu anlam katmanı üstünde tutar. Bu açıdan derin kök anlam katmanı varlık (ontos), kök anlam katmanına ise var kalma adını alabilir, Türkçemizde. Bios’a yaşam, oikos’a ise hayat diyebiliriz. Hayat kültürün, tinselliğin öne çıktığı yaşamdır. Yaşamın hayata dönüşmesi sanat, dîn, bilim, hikmet ve felsefenin ortaya çıkışı ile gerçekleşir.

Burada alışılmış anlayışın dışında bu dört anlam katmanının; varlık, var kalma, yaşam ve hayatın dil öncesi bir anlamı ortaya koyduğuna dikkat çekmek isterim. Hayat, yaşam üstünde incelmiş bir anlam katmanıdır. Burada sözcükler, kavramlar, dil yoktur. Bu dört katman, bir anlamıyla Husserl’in yaşama dünyası dediği dünyayı oluşturur. Dilin elbette bu dünyada izleri vardır, özellikle hayat ve yaşam üzerinde. Husserl anlamında çökeltileri vardır ama kendisi yoktur.

Bu dört katmanı içeren yaşama dünyası üzerinde felsefenin özlemini çektiği yurt bulunur. Dil, yurdun üzerinde yükselir. Dil bir anlaşma, iletişim anlamıdır. Bu söylediklerimizi bir çizelgeyle basitleştirirsek:

 

Bu çizelgede yeni ve en üstte duran bir anlam katmanı daha görüyoruz. Buna gök anlam diyorum. Kavramların, soyut düşüncelerin, şiirin, bilimin, sanatın, inanç düzenlerinin, sembollerin anlamları bir yanıyla gök anlam üzerinde dururlar. (Okur daha önce “varlık”, “var kalma”, “yaşam”, “hayat”, “dil” diye sözünü ettiğimiz kavramların sonuna anlam sözcüğünü eklemelidir. Yaşama dünyası sözcüğünün sonuna da “anlamı” sözcüğünü!)

 

Gök anlam, dil anlam üzerinde yükseliyor. Dil anlam, yurt anlam üzerinde. Yurt anlam, dil öncesi bir anlam katmanı olarak dil anlamla yaşama dünyası arasında bulunan bir ara anlamdır. Yurt anlamının önemini önce yurt kavramını açarak gösterelim. Yurt, didişimli varlığın geçici bir süre, didişimsizliğe varıp varlıkla varıştığı zaman-mekândır, onun yöresi ve ortamıdır. Bu yöre ve ortamın oluşturduğu anlam katmanına yurt anlam diyorum. Şimdi bu anlatımı açmaya çalışayım.

Varlıkla varışma, varlıkla birbirine ulaşma, birbirine erişme demek. Barış sözcüğünün kökeni, birbirine varma, birbiriyle görüşme demek. Yurt, insanlarla, çevreyle birbirimize vardığımız, varıştığımız bir yöredir. Salt yöre değil bir düşünce, bir duygudur da. İçinde bulunduğumuz düşünce çevresine ortam diyorum. İnsanın yurt yaşantısı bitimlidir. Kemalettin Kamu’nun dediği gibi “Ben gurbette değilim/ Gurbet benim içimde” İnsan yurdunu zaman zaman yaşayan zaman zaman ondan uzak düşen didişimli bir varlıktır. Yurtluluk ve yurtsuzluk arasında gidip gelir. Bu varışmanın, varışamanın dilde yansıması sanatta, edebiyatta, düşünce ürünlerinde görülebilir. Yurt anlamın yaşanması yöremiz, yaşama dünyamız, düşünce ve duygularımız arasındaki köprüyü oluşturur. Bu anlam katmanında düşünce ve duygu henüz dille yoğrulmamıştır. İçtenliği, “sahiciliği”, hasbîliği, otantik özelliği buradan gelir. Yurt anlam yaşantısı yoksunluğu, insanı dille oynamaya götürür, yaşama dünyası anlamı ile etkileşimini zorlaştırır.

Belli bir ülkenin vatandaşı olmakla yurt anlam yaşama arasında zorunlu bir bağ yoktur. Yurt anlamdan bîhaber vatandaşlık, anlamı yaşanmayan vatandaşlık olabildiğini çağımız insanında görebiliyoruz. Yurtluluk ve yurtsuzluk varlıkla belli yöre içinde, düşünce ve duygu ortamında varışma ya da varışamamayla (barışma ya da barışamamayla) yaşanır.

Varış sözcüğünün anlamlarından biri “çabuk kavrayış, anlayış, güçlü seziş, irfan”; varışlı sözcüğü ise “her şeyi çabuk ve iyi anlayan, sezişi güçlü, zekî, ârif ” anlamına da geliyor. Yurt anlam, varışmanın dil öncesi anlam katmanlarında yaşanabildiği bir anlam katmanı. Varışma, dil anlamın ardından gök anlamda da yaşanabilir.

Yurt sözcüğünü, “yur” kökünden “yürümek”e bağlayıp buradan “yurt”un, göç alanı anlamına geldiği savunulmuşsa da, bu yorumun tartışmalı olduğu söyleniyor.[1] Yurdun, yürüyüşle, varışla, varmakla ilgisi olduğu düşünülebilir. Yürümek, bir yere ulaşmayla, bir yere varmakla bağlantılanabilir.

Türkçemizde kök anlamdan gök anlama uzanan anlam yapısı içinde “var” kökünden türetilmiş sözcüklerle dile getirilebilecek anlam işleyişinin yanında  “yok” karşıtı  “var”ın da anlam ağına katkısı düşündürücüdür. “Var”, “bar”la, ilgilidir, “ba” kökünden gelir, ba, bağlamakla ilgilidir. Var olan bağlayandır: Nereye? Anlama.

Var, “yor, yür” kökleri üzerinden yurt ve yürüyüşle bağlantıya sokulabilir. İnsanın varlık içinde yurt tutması yürüyüşleriyle gerçekleşiyor.

Yürüyüşün anlam boyutunun yanında ikinci olarak yaşantı boyutundan söz edebiliriz.Yaşantı, Eski Yunanlının empeira, Avrupalının experience, Erfahrung, Erlebnis sözcükleriyle dile getirdiği kavramdır.

Yürüyüş bir anlam ikliminde gerçekleşir. Yaşantı, bu anlamı yaşayabilme olanağı verir, bize. Didişen varlık olarak insan yaşantısı, anlam katmanlarından birisine sıkışıp kalabiliyor. Örneğin, var kalma anlam katmanına sıkı sıkıya bağlanarak, diğer katmanları bu katmanın odağında yaşayabilir. Yaşantının hangi katmanı yaşadığı değil de, katmanlar arasında nasıl bir ilişki kurduğu, katmanları nasıl olanca zenginliği ile yaşadığı daha önemli oluyor.

Yaşantının, insan yürüyüşünde insana katacağı derinlik, anlam katmanlarıyla ilişkisiyle ortaya çıkar.

Anlamları düz yaşayan, yüzeysel yaşayan insanların yürüyüşlerinde sığlıktan söz edebiliriz. Takıntılı anlam yaşantılarının yanında, yüzeysel, bağlantılar kuramayan, bilgisini değerlendiremeyen yaşantılar vardır.

Sözünü ettiğimiz katmanlardan gök anlam, bilgiye sorgulayıcı, araştırıcı, irdeleyici bakışı taşır. Değer yaşayamayan anlam dünyasını salt çıkarları üzerine kurmuş insanların yaşantı çarpıklıkları, anlam katmanlarında derinleşmeyi önler. Katmanların üzerinde anlam iklimini yaşamaya çabalarken katmanlar arası boşluğa düşen insan yaşantıları da olabilir. Bunlar hiçbir katmanda görünmedikleri için, bir “boşunalığı”, “beyhudeliği” yaşayabilirler. Boşunalık anlamsızlık demek değildir. Anlamsızlığın olamayacağını söylemiştik. Boşunalık anlamı kendi yaşamımızı yeniden gözden geçirme fırsatı sunabilir, bize.

Yaşantı ustalığı anlam dünyasıyla her insanın kendi biricikliği içinde nasıl var olacağını bilip uygulayabilmesiyle gerçekleşir.

Yaşantı anlamı gücü oranında yaşar. İşte yürüyüşün üçüncü boyutu burada çıkar karşımıza: Güç.

Yaşantı, yürüyüşün niteliğini belirler. Anlam dünyasındaki katmanları nasıl yaşadığına bağlı olarak yürüyüşün değerleri ortaya çıkar. Değerler, anlamlardır. Yaşantının değerleri, örneğin “iyi”, “güzel”, “dostluk”, “güven”, “sevgi”yi yaşayarak yürüyüşü, yürüyüşün değerini, niteliğini ortaya koyar. İnsan yürüyüşünün alanı ve yönüne bağlı olarak bu değerler, etik, estetik, bilgi, beceri, araştırma, eğitim gibi alanları kapsayabilir.

Güç, yürüyüşün şiddetinin ölçüsünü belirler. Yürüyüş yaşantısının ne ölçüde enerji taşıdığını gücü ile anlarız. Güç yokluğu yürüyüşü yılgın, yorgun, hâlsiz kılar. Büyük coşkular, yoğun duygularla süren yürüyüş, gücün yüksekliğini gösterir.

Yürüyüşün dördüncü boyutu bedendir. Anlam, yaşantı, güç bedende yerini bulur. Yürüyen insan, bedenli bir varlıktır.  Yürüyüş, beden-güç-yaşantı-anlam dörtlüsünü oluşturan öğeler arasındaki etkileşimler, bu etkileşimlerden doğan işleyiş ile sürer.

Burada, dikkat edilirse, “bilinç”, “zihin”, “akıl”, “özne”, “nesne” gibi kavramları yürüyüşün açıklanmasına katmadım. Anlamların “ontolojik” konumu, “yaşantı”nın bir özneye ait olup olmaması, gücün “maddî” ya da “metafizik” (Schopenhauer’ın wille’si gibi!)  bir konumu taşıyıp taşımadığı, bedenin ontolojik yapısının yanı sıra diğer öğelerle nasıl bir ilişkide olduğu sorularını açık bıraktım. Yürüyüş üzerine yazdığım bu yazı, kendimin bu kavrama, bedenim, gücüm, yaşantım ile yürüyüşüdür.

Yürüyüş, belli bir bireyin yürüyüşü olabildiği gibi, genel anlamıyla insanın yürüyüşüdür de. Toplulukların, toplumların yürüyüşünden dolayısıyla onların bedenlerinden söz edebiliriz. Topluluğun bedeni, onu oluşturan bireylerin bedenlerinin toplamından fazla bir şeydir. Bu anlamda beden, bireyleri aştığında, alışılmış anlamıyla “maddî” biyolojik özelliğini yitirir. Topluluğun “alt yapısı” diyebileceğimiz, “malzemeleri”, ekonomik ilişkileri, teknolojik donanımları bireylerin bedenlerinin yanında topluluğun bedenine katılır.

Yürüyüş, anlam iklimi ya da anlam dünyası adını verdiğim, bir yanıyla katmanlardan oluşan ama yalnızca bu yazımda dile getirdiğim katmanlardan ibaret olmayan bir ortam ve çevre içinde sürer. Anlam dünyasının daha ayrıntılı açılımı sonraki çalışmalarıma kalıyor. Anlam dünyası yaşadığımız ortak dünyadan ayrı bir dünya değildir. Bu gündelik, ortak dünyanın bir yüzüdür, bu dünyanın yaşantısının içindedir, anlamsız yaşantı olamaz çünkü. Varlık, anlamıyla varlıktır. Felsefe tarihinde ya da çağımızda sözü edilen nihilizm, hiççilik sorunu, “anlam yitimi” olarak anlaşılıyor. Oysa anlam yitmez. Daha önceki anlam çerçeveleri yitebilir. Anlamlar dönüşebilir. Değişmeyeceğini sandığımız anlam çerçeveleri, varlığı kavramaya yönelik bakış açılarımız, değişebilir. Beklenmedik değişimler, dönüşümler, bizde nihilizmi yaşadığımız duygusu yaratabilir. Anlam dünyasındaki kargaşada böyle bir nihilist duyguya götürebilir bizi. Değerleri yeniden değerlendirmek, kokuşmuş anlamlardan arınmak için onları ortadan kaldırmak da bir nihilizm hâli sayılabilir. Anlamlar da canlılar gibi doğup ölebilir. Hayatın kendisi doğum ve ölümlerle, sürekli değişimlerle sürüyor. Değişimler sert, “acımasız” olabilir. Alışageldiğimiz anlam çerçevelerinin yıkılması bir kriz olarak yaşanabilir. Belli anlam çerçevelerin “yerine oturmaması” bir “nihilizm” hâli olarak görülebilir. Her türlü “kargaşa”, “kriz”, “boşluk” anlamlıdır. Boşluğu, boşluk olarak duyuyor veya kavrıyorsak onun bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz.

İşte bu anlamsız olunamayacak hayat içinde, anlam dünyasından devşirdiğimiz bir kavram odağında insanın yürüyüşünü betimlemeye çalışacağım. Bu kavram özge kavramıdır. Kavram odaklı insan yürüyüşleri, insanı anlama çabasında tutulacak yollardan biridir.

İnsan dışındaki dünyaya yürüyemezse, kendine yürüyemez. İnsan içine, dışından yürüyebilir. Yaşama alanına yerleşip yurt tutma çabasının ardından, belki dış dünyaya ilişkin nice sorgulamalarla kendini merak edip kendine yürüyebilir.

Her kültürde insanın kendine yolculuğu, o kültürdeki insanların yaşantı niteliğine, gücüne, anlam dünyasına, kültürünün dayandığı fiziksel, ekonomik, toplumsal koşulların oluşturduğu alt yapıya bağlı olarak değişiklik taşır. Her kültürün dünyaya ve kendine yürüme biçimi olabilir.

Türkçemizde “özge”nin açtığı yoldan kendimize yürümek nasıl bir serüven içerir?

Elbette her yürüyüş anlam dünyasında, anlam dünyasından yapılır. Önceden yolun belli olmadığı yolculuklar olabildiği gibi, Türkçemizdeki “özge”den gerçekleştirmeye çalışacağımız yolculuk örneğinde ortaya çıkabileceği görünümüyle, belli uğrakları olan ama uğraklara varış biçimlerinin farklı olabileceği, yolun bir anlamıyla belirgin kılındığı yolculuklar da gerçekleştirilebilir. Belli öğretilerle, inanç düzenleriyle de yürüyüşler denenebilir, denenmiştir de.

“Özge”nin Türk Dil Kurumunun Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü’nün sunduğu bilgiler ışığında yürüyüşümüze döşeyeceği yolun özelliklerini bir ölçüde belirleme olanağımız var.[2]

Özge, insanın kendine yürüyüşüne yakışan, ufuk açıcı bir kavram. Kuramsal açıdan, anlam devingenliği gücümüzü göz önüne aldığımızda, insan yaşamına ışık tutacak her kavramla yürüyüşe çıkabiliriz. “Özge”nin, bu yürüyüş için özge bir yeri olduğunu söyleyebiliriz.

İnsan özge bir varlıktır, çünkü. Başka, bambaşka, çarpıcı, etkileyici anlamında. Tarih boyunca bu sözcüğün kullanışına göz attığımızda “başka”lığın yoğun biçimde öne çıktığını görüyoruz (Kaynakların sınırları içinde!).

Özgeliği kavramakla başlıyor, yolculuk! İnsan, kendini diğer varlıklardan, çevresinden ayırarak kendine doğru yürüyor. Kültür olarak kendi kültürünün, birey olarak kendi birey oluşunun biricikliğini yaşayabilenlerin, kendilerine yolculuk yapabilmeye hazırlanmaya hazır olduklarını söyleyebiliriz.

Böyle bir insana sorulduğunda: “Ey insan nereye gidiyorsun?” Yanıt belki de şöyle olabilir: “Özgeliğimi keşfe!”

Özgelik, özle ilgili: Öz+ge (öz+ke kimi durumlarda!) öze doğru yolculuk, özünden çıkmak, farklı olana açılmakla ilgilidir. Öz, değişmez, mutlak değil. İstediğimiz tarafa çekebileceğimiz, rastgele bir kurgu da değil. Öz, belli belirlenimler (verilenler) ışığında ona doğru yürüyüşlerle ortaya çıkarılabilir. Özgelik, özü bir anlamda keşfe, bir anlamda kurgulamaya çıkılan yolculukta bir yol, yollardan biri, belki de yolun bir bölümü.

Özgeliğin anlam dünyasındaki işleyişini yorumlamanın da birbirinden özge yolları olabilir. Benim bu yazımda gerçekleştirmeye çalıştığım, tarih boyuncu, Anadolu’nun farklı bölgelerinde kullanımlarına dayanarak bir resimleme çabasıdır.

Özgeliği, insanın kendine yürüyüş yolunda görerek bu yürüyüşün, özgeliğin farklı anlam renkleriyle belli bir anlam çerçevesine oturtarak betimleme uğraşına resimleme diyorum (Daha önce bu kavramı farklı çalışmalarımda kullanmıştım!).

Özünüzle ilgili bir dert, bir şaşma, bir dürtü size özgeliğinizi hatırlatır: “Ben başkayım” dersiniz. “Diğer insanlara, canlılara benzerliklerimle birlikte farklılıklarım da var. Özümde ortaklık var diğerleriyle, bu ortaklık içinde anlamam, üzerine yürümem gereken özgeliğim de var.” Bağdatlı Ruhî 16. yüzyıldan şöyle sesleniyor:

Silmenüz yaşımı kon ağlayayım

Benim özge felâketim vardır

“Özge felâket”, bambaşka, çetin, zorlu, derin bir felâkettir. “Benim felâketim, kimsenin felâketine benzemez” diyor, şâir. Felâketinin dikkat çekici, apayrı olduğunu söylüyor. “Özgeyim, demek ki varım” sözü, kendi farklılığından varoluşuna yürüyen birinin, bu yürüyüşünün “derin” bir hazırlığın ardından başladığına işarettir. Dikkat çekiyor, farklılığına. Farklılığı o denli güçlü biçimde, derin biçimde kavranıyor, yorumlanıyor ki, bu kavrayış onu farklılığıyla varoluşuna götürüyor. Bağdatlı Ruhî’nin son dizesini vezni bozmadan şöyle değiştirebiliriz:

Benim özge derinliğim vardır

Kendimize yürüyüş belki böyle bir kavrayışla başlar. Belki de belirsiz, tanımlayamadığımız bir rahatsızlık ardından, dile getiremediğimiz bir sezgiyle. Herkesin özgeliği, özge olabilir. Özgeliklerimiz içinde ortaklıklarımızı anlayabiliriz ya da ortaklıklar, benzerlikler özgeliğimize işaret edebilir.

Özgeliğin Türkçemizdeki farklı kullanımlarıyla çizeceğim resim, bana özgü özgelikle gerçekleşecek.

Özge insan, özüne güvenden yola çıkar. Özgelik yolculuğu bir kriz, bir bunalım sonucunda ortaya çıkmaz. Bunalım, ağır sarsıntılar yaşamımıza o ana değin egemen olmuş, sağlam sandığımız anlatımların yitip gitmesi; özümüzü, bir varoluş olanağı olarak özümüzü arayışımıza yol açabilir. Bu arayışı özgelik üzerinden yapabilmek, bunalım sarsıntısının geçmesiyle olanaklıdır. Özgelik, bir bunalımın ardından değil, bunalım sarsıntısının ardından gelen nekâhet döneminin ardından gelebilir. Özgeye açılma, özünde dimdik durabilen, özünü aramaya, oluşturmaya karar vermiş, bunun için hazırlıklı olanın başarısı olabilir.

Özge insan, başta, kendisiyle barışık, diğer insanlarla içten ilişkileri olan bir varlık olarak ortaya çıkar. Özgenin başkalığı, itici, düşman, küstah bir başkalık değildir. Özge, canayakındır.

Ötekine yolculuk hem kendindeki ötekine hem kendinin dışındaki ötekine yolculuktur. Kendimizdeki öteki, özgeliğimizle, özgelik yolculuğumuzla tanıyabileceğimiz ötekidir. Ne kadarını tanıyabiliriz içimizdeki ötekinin?[3] Ne kadar başkayım ben? Kendime ne kadar başkayım? Benliğimi bütün kılan, aynı kılan[4] özümdeki çekim alanının sınırlarında, dışında kalan özge yanım üzerine yürüyorum. Bu yürüyüş elbette canayakın, içten, başka olana açık yürüyüşüdür. Yürüyenin sağlam, sağlıklı, temiz yürekli olmasını gerektirir.[5]

Özge yürüyüşü, nekâhet ardı, canayakın, sağlam, sağlıklı, temiz yürekli bir yolcunun yürüyüşüdür. Elbette bu sıfatların açık kılınması gerek. Bu çalışmanın sınırları içinde özge yolculuğuna çıkıştaki bu belirlenimler, gücün ve yaşantının özelliklerini gösteriyor. Bedenin sağlam ve sağlıklı oluşunu.

Özgelik “sağlam”, açık, kararlı bir tavırla, duruşla başlıyor; başka alanlara doğru yol alıyor. Özgelik yolculuğu, başka alana doğru açılımla kendimize özgü olanın keşfine yolculuktur. Belirsizliklerle, bilinmeyenlerle doludur. Özün çekim gücünün azaldığı alanlara yürümek, başka alana yürüme cesaretiyle sağlanabilir. Başka olan, yabancı olan, uzak olan, benden olmayan, daha önce oluşturduğum anlam çerçevesinde bulunmayan, daha önce yaşantımın içine girmediği için belleğimde belli bir yeri bulunmayan, özgelik yolculuğumda karşıma çıkandır. Başka, güven duygumu sarsabilir, onu bir tehdit olarak da algılayabilirim (Daha önce belirttiğim gibi bu “başka” hem içimdeki hem dışımdaki başka olabilir !).[6] Başka korkusu özçekiminin yoğunluğunda kendine yapışmış biri için etkili bir korkudur. Özge yolculuğu; başkanın yabancılığını, uzaklığını, anlaşılmazlığını, korkusunu, tehditini aşma yolculuğudur. Başkanın üzerine doğru yürüme, başkaya, başkalarına yakın durarak durduğumuz yerden kendimize bakabiliriz. Özümüze. Özümüz, ondan öteye yol alıp ona tekrar tekrar döndükçe zenginleşir. Özümüz, özgelik yolculuğunda bizi kendinden uzaklaştırır. Burada “uzak”, kendinin uzantısı değildir. Başka, ister içte ister dışta olsun, içimizde eritemeyeceğimiz, özümseyip yok edemeyeceğimiz, kendimize indirgeyemeyeceğimiz, bizden farklı olan, bizden ayrı kalacak olandır.

Yabancı olanla karşılaşmanın şoku, yürüyüşümüzün başındaki sağlam, canayakın duruşumuzun, nekâhet ardından gelen hazırlığımızın gücü ile atlatılmaya çalışılır. Yabancı olmuş biz de yabancı olduğumuz için, onun tarafından yok edilmek istenebiliriz. Özge yolculuğunun yabancı alanla karşılaşma süresi ve alanı içinde ölüm kalım yolculuğu olduğu durumlar olabilir. Karşımıza çıkan, öz çekimimiz dışındaki başkalarını “yok etme” amacıyla çıkmadık yola. Özge yürüyüşü, yolumuzdaki başkaları temizleme yürüyüşü değildir. Başkayla paylaşmak, başkadan öğrenmek, başkaya katılmak, başkayla etkileşmek, başkayla birlikte dönüşmek, başkayla birlikte zenginleşmek, yürüyüşün özge yürüyüş olduğunun işaretlerindendir. Yine de tehlike oradadır, başka yabacıya dönüşebilir.

Çağımız, binlerce yıllık serüveni içinde başkasıyla karşılaşmayı özgelikle başaramamış insanın bu başarısızlığının devam ettiği bir çağdır. Dünyanın bir köy olduğu savı doğruysa, bu köyde birbirlerini özge olarak görmeyen başkaları yaşıyor. Teknolojik olarak mesafeler kısalmış ama “başkalar” arasındaki özge yol kısalmamıştır. Birbirini başka olarak gören insanlar arasında ve kendini bir başkası olarak gören insanlar için yakınlaşmayı sağlayacak olan yola özge yol diyoruz. Özgelikle başarılmış başkalar karşılaşması insanın özlemi olsa gerek.

Başka, sömürülecek, ele geçirilecek, kullanılacak, sindirilecek, ortadan kaldırılacak bir varlık olarak görülmüş, görülmekte çoğunlukta. Özge yürüyüşünde, başka tehdidi, başka şoku, başka kavgası, başka savaşı elbette yaşanabilir. Özge yürüyüşü başka tarafından yok edilişle bitebilir.

Başka ile etkileşim etkileşimlerin hasıdır. Onunla karşılaşıp birçok sıkıntı, zorluk, kayıpla da olsa birbirimizin içinden geçip birlikte dönüşebilmek, özge yürüyüşçüsü olarak benim yolculuğu sürdürme çabama destek olabilecek bir olgudur.

Başka ile karşılaşma ardı dönüşümün, bir travma ile sonuçlanma olasılığı elbette vardır.  Başka olana rastlama hiçbir etki yaratmayabilir de. Yürüyüşçü “başka”yı fark etmeyebilir. Ondan etkilenmeyebilir. Onu kendinden biri sanabilir.

Başkayla buluşmanın, karşılaşmanın ardından, yaşantının içinde bulunacağı hâllerden biri, “şaka” dır. Özge, şakacıdır. Şakacılığı, alaycılık, sorumluluktan kaçma demek değildir. Özge yürüyüşü şakayla, oyunla sürebilen bir yürüyüştür. Başka travma olarak gelmişse üzerimize bu yürüyüşte, mizah duygumuz bu ağır yaşantıyı kaldırabilmek için gerekli olabilir. Canayakın özge, yürüyüşündeki sağlam duruşuyla, başkanın içinden geçerek yaşayabileceği sarsıntıyı, yaşama sevincimizi ayakta tutabilecek mizah anlayışıyla da atlatmayı deneyebilir.

Özgelik yürüyüşü cesaret ister. Özge cesurdur. Bu cesaret, aklın denetimindeki cesarettir. Eskiler şehamet derlerdi. Çabuk kavrayan, tehlikeleri göze alıp tehlikelerin üzerine gidebilen cesaret. Cesaretinizi yitirdiğiniz anda özgelik yolunda kalakalırsınız.

Cesaret yolunuza devam edebilmenizde önemli bir etkendir.

Özgeliğin bir diğer önemli özelliği ise yeniden başlama gücüdür. Özge, Anadolu’da “iki dağ arasında dereciklerin birleştiği yer”e verilen bir addır. Derecikler birleşip bir kaynak oluşturur. Bir pınar. Bu pınar yeniden bir dereye can verebilir. Özge yolcusu, yolculuğun her bitiş noktasını bir başlangıç noktasına dönüştürebilir. Özge, yeniden başlayabilendir. Kendine, kendinden dışarı çıkarak yürüyüp dıştan içe, içten dışa, başkadan kendine, kendinden başkaya, kendini edindiği yeni deneyimlerle çoğaltarak yenileyebilendir.

Özgeliğe yolculuğa hazırlık nasıl gerçekleşir? Nasıl hazırlanmalı ki başka olana yolumuz açılsın? Bu yazının sınırları içinde bu yolun güç, anlam, yaşantı ve beden arasındaki etkileşimin belli bir biçimde başarıldığında açılacağını söylemiştik. Bu dörtlü bütünlüğün anlam odağı gönüldür. 14.yüzyıldan Âşık Paşa’nın Garibnâme’sinde[7] şöyle deniyor:

Ādemüñ cismi kităbdur kamusı

Göñül içre yazlu-durur ma‘nisi

Günümüz Türkçesiyle: “İnsan vücudu (bedeni) baştanbaşa bir kitaptır, anlamı da gönülde yazılıdır.”

Özge yürüyüşe çıkmış gönül eri, yürüyüşün anlamını gönlünde duyar. Bedenin, yürüyüşün, gücünün, yaşantının anlamı; bunların anlamının anlamı, gönüldedir. Gök anlam gönülle yaşanır:

Dünyada gök varısa sende göñül

Sen dahı ol gök gibi şöyle giñ ol[8]

Dünyada gök varsa sende de gönül var. Sen de o gök gibi geniş, uçsuz bucaksız ol. Gönlümüz, bizdeki göktür. O gök altında, o gökle özgenin yolunu tuttuk. Hazırlığımızda iki temel erdem bizi eğitti: Hilm ve Kerem. Bu iki erdemin ilişkisiyle ilgili olarak Atebetü’l-Hakayık’ında Edib Ahmed B. Mahmud Yüknekî şöyle diyor:[9]

Kẹrẹm bir bịna teg angar  hịlm ul ol

Ya bustan teg ol hịlm kẹrẹm al gül ol

Kerem bir binadır, hilm de onun temelidir ya da hilm bir bahçeye benzer, kerem kırmızı bir güldür. Hilm; yumuşak huyluluk, inceliktir. Hilm sahibi değilseniz kerem sahibi de olamazsınız. Kerem ikramla ilgilidir, cömertliği, güler yüzlülüğü gösterir. Kerem sahibi varolana, hayata saygılıdır. İncelik, yumuşaklılık üzerine kurulmuş bağışlayıcılık, vericilik. İşte özgeliğin başındaki canayakınlığın oluşumunda hilm ile kerem önemli rol oynar. Özge yürüyüşlere kapalı oluşumuz, “hilm”i ve “kerem”i anlayamayışımızdandır. Anlam dünyamızda bu anlamlar eksiktir ya da güçsüzdür. Bu sözcükleri “bilmek”, “söylemek” değildir önemli olan, asıl sorun hilm ve keremi ahlâk karakterimize katabilmektir. “İlim”le “hilim” birbirinden ayrılamaz. “İlim”, hilimsiz olunca zulüm olur. İlimsiz, hilim de bilinçsiz bir bilgiye götürür bizi. Yine Garibnâme’de bu ilim-hilim ayrılamazlığının vurgulandığını görürüz:[10]

Kimsede kim ‘ilm ola hilm olmaya

Ol hilimsüz ‘ilmi kimse almaya

 

Zira kim bu ‘ilm çün bi-hilm ola

Ol ‘ilmden çok kişiye zulm ola

Özge yolcusu, kerem ve hilm ile yoğurduğu canayakınlığı ile yola çıksa da bunu yolculuğu sırasında zaman zaman yitirebilir. Özge “başka”dan öğrenen biri olarak ilmini hilm ile gerçekleştirmeye çalıştığı; yaşantısını incelik, yumuşaklık, cömertlikle yoğurduğu için yitirdiğini yeniden kazanma olanağına sahiptir.

                                                                                                          ------------------------

 

Ankara, Ocak 2009

 

 

 

 


[1] Sözcüklerle ilgili yorumlarımız için burada dayandığımız kaynak: Tuncer Gülensoy, Köken Bilgisi Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2007

[2] Derleme Sözlüğü I-XII, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1989

  Tarama Sözlüğü  I-VIII, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1971

 

[3] Schopenhaur’ın wille, Freud’un unbewusstsein diye nitelediği, içimizdeki “karanlık”, içimizdeki ötekine dâhil olabildiği gibi, düşünce ve duygularımızdaki farkına vardığımız “dışımızdaki” insanlar onların düşünce ve duyguları da içimizdeki ötekiyi oluşturur. Örneğin dışımdaki öteki olarak komşum, benim “üzerimdeki” etkileriyle, onu içimde yaşatışımla içimdeki ötekidir. İçimdeki öteki, bende yaşayan dışımdaki ötekidir.

[4] Örneğin, Kant’ın Transzendentale Apperzeption kavramıyla dile getirdiğine benzeyen.

[5] İtalikle yazılı sıfatlar özge (özke)nin sözünü ettiğim sözlüklerdeki karşılıklarıdır.

[6] Yürüyüş içinde karşıma çıkan ötekine, zaman zaman duyabileceğim yabancılığı vurgulamak amacıyla başka da diyorum.

[7] S. 101-7 Hazırlayan Kemal Yavuz, Türk Dil Kurumu Yayınlar, İstanbul, 2000.

[8] S. 205-2

[9] S.68, 341 ve 342. satırlar. Hazırlayan Reşid Rahmeti Arat Türk Dil Kurumu yayınları, Ankara, 2006.

[10] S.485-9; 485-10

30 Ekim 2020, 13:50 | 67 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*