ÖZGÜLÜK-ÖZGELİK ODAĞINDA CAN CANA YAŞAMA ÜZERİNE BAZI İPUÇLARI

ÖZGÜLÜK-ÖZGELİK ODAĞINDA CAN CANA YAŞAMA ÜZERİNE BAZI İPUÇLARI

ÖZGÜLÜK-ÖZGELİK ODAĞINDA CAN CANA YAŞAMA ÜZERİNE BAZI İPUÇLARI

 Türkçede  “benlik”, “kendilik” gibi sözcüklerle dile getirdiğimiz, Batı dillerinde “self”, “selbst”, “moi” olarak anılan kavram, bir yorumla eylemlerini, duygu ve düşüncelerini bedenini taşıyan, onlara “sahip çıkan” insanı anlatıyor.Bu konuda Batıda ve bizde psikoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, psikiyatri ve felsefe alanlarında sayılamayacak çoklukta çalışmalar var. Bu denli geniş bir alanda, bunca çalışmanın ortaklaşa kabul edeceği bir “benlik” tanımı yok. “Benlik” kavramının “bireyleşmenin” ardından oluştuğu düşüncesiyse pek uygun bir saptama gibi görünmüyor. Batıda kavramın tarihsel kökenlerini Eski Yunan Felsefesine dek götürme olanağımız var. Herakleitos’tan Platon’a, Aristoteles’ten Stoacılara, Epiküros’a uzanan çizgide, “ruh”un, aklın, duyguların, “iç”, “dış” kavramlarının değişik boyutlarda tartışıldığını görüyoruz.

Özellikle Aziz Augustinus’da iç dünya vurgusuyla birlikte sonraları Descartes’ta doruğuna varacak “ben” kavramının önemli ipuçlarını görebiliriz.

“Ben”, “kendilik” kavramları, “özne”, “kişilik”(person) kavramlarıyla iç içe geçerek “Bir kişiyi, bunca değişimi içinde o kişi yapan nedir?” sorusuyla onu “aynı”, “özdeş” (identity, identité) kılanın ne olduğu sorunu içinde ele alındı. “Bilinç”, “bilinç dışı”, “beden”, “duygu”, “eylem”, “irade” gibi insanla ilgili önemli kavramlarla ilişkilendirilerek felsefede yeni sorunlar alanı oluşturdu.

Eldeki başlangıç çalışması, yukarıda kısaca dile getirdiğim kavramlar ve sorunlar yumağına, “can” kavramı açısından değinmeyi amaçlıyor. Varlığın, varlık olarak kendini sürdürmesi sürecine, kendi dilimizden devşirdiğim kavramlarla bakarak Batıda ben-öteki ilişkisi olarak tartışılan soruna, buradan Anadolu topraklarından ve Türkçeden yaklaşmaya çalışıyor.

                                                                                 CAN

Can, bedeni ve iç dünyasıyla insanın adı. Şimdilik diğer canlıları değil de insanı göz önüne aldığımızda bedeni ve iç dünyasıyla yaşayan varlığa can diyorum.[1] “İç dünya” sözüyle canın duyma, algılama, duygularını yaşama, bilme, karar verme, anımsama, düşünme; kavramlar, kuramlar, sanat, bilim, inanç düzenleri oluşturma süreçlerinin gerçekleştiği ortamı anlatmak istiyorum.

 

“Ben”in diğer “ben”lerle ilişkisi Batı Düşüncesinin önemli bir sorunu olmaya devam ediyor. Can, canın sahibi değildir. “Ben”, canın cana bir göndermesidir, can kendinden söz ederken. Canın varlığında “ben” diyebileceğimiz bir başka varlık yoktur. Öteki ile yaşama sorunu, canın canla yaşam sorunu, can cana yaşama sorunudur.

Canın oluşumuna, bir anlamda soy kütüğüne ilişkin bir öykü anlatmak istiyorum. Bu öykü canı, canın diğer canlılarla olan ilişkisini anlamakta yol gösterici olabilir.

Can, evrende bir varlık. Evren, bir enerji dönüşümlerinden oluşan bir süreç, Bu enerjiye erke diyelim. Evrendeki erke varlığının ve onun devinimlerinin uğradığı dönüşümler iki temel ilke doğrultusunda gelişiyor: Özgelik ve özgülük. Özgelik sürekli olarak farklılaştırıyor. Özgülük ise “aynı” kılmaya çabalıyor; topluyor ve bir araya getiriyor.

                                                                               CANDA İKİ GÜÇ

Özgelik sürekli farklı kıldığı için onun uç durumu hiçtir.[2] Olanı, sürekli olarak dışlar, hiçe gelir (Dışlanacak hiçbir şey kalmaz!). Özgülük ise sürekli olarak toplar, uç durumu heptir. Özgelik ve özgülük ilkelerinin erke üzerinde belirlemeleri bir savaş durumudur. Özgelik ve özgülüğün dengelendiği geçici durumlarda özler oluşur; nesneler ortaya çıkar. Burada öz, özgülüğün ve özgeliğin baskısı altında sürekli bir çekişmeler, devinmeler geçirir. Erkede sükûnet yoktur. Can da, özgülüğün ve özgeliğin devingen dengesinden ortaya çıkmıştır.[3]

Özgülük bir araya getiriyor, özgelikle çatışmasında; bir araya getirmede bir öz-leme var. Öz-leme, özgül olanın topladıklarında ortaklığı sağlıyor. Örneğin genler, atomlar özgülükle toplanmış erkelerdir ve bir “yapı” oluştururlar. Yapılar, özlerden oluşur; özler “yapı”ya göre özgüllük erkesi daha yüksek düzenlerdir.

Özgelikten kendini koruyan öz, sınırını oluşturur. Sınırın ötesi özgelik alanıdır, o öz için. Sınırın oluşumu o öz için içinin ve dışının oluşması anlamına gelir.

Can, öyleyse şu temel kavramlarla çatar, kendini: Özgelik, özgülük, erke, öz, iç, dış.

Can olarak insan içinde kendini korumaya, güçlendirmeye çalışan, kendisine ait olduğunu düşündüğü özgül güçlerle kendini sürekli “başka”, farklı olmaya iten özge güçler arasında bulur. Canın dışındakilerle özellikle öbür canlarla ilişkilerini anlamada bu özgül-özge çatışması, savaşı; bu savaştaki oluşumlar, özler dikkat çekici kavramlar olarak karşımızda duruyor. Özgül güç, özleri koruyabilmek için onları “karmaşık düzenleri” olan yapılara dönüştürür. “Önce Logos vardı.” diyen anlayış evrene, insana özgüllük yoğun bir bakışla bakan bir anlayış olsa gerek. Özgül-özge çatışmasının bir “logos”u, bir düzeni var mıdır? Bir plan içinde mi olup bitmektedir, bu savaş? Benim yazdığım öyküde, bu savaşın önceden planlanmış bir düzeni yoktur. Özlerin oluşturduğu yapılardan ( ki onlar da daha “üst düzey” de özdürler!) olan can, düzen gören bir öze sahiptir. Can, düzensizlikle yaşayamaz; düzen bulmak, oluşturmak zorundadır. Özgüllüğe dayanarak özgeyi anlamaya çalışır. Özge şaşırtır, bozar, özgülle, “uğraşır.”[4]

Can özünü, içindeki özgelikle yaşar. Bundan dolayı yabancı olan, dışta olan onun içindedir de! İnsanın kendisi ve “kendisi olmayanla” ilişkisinde, içinde taşıdığı özgelik erkesinden beslenen “kendisi olmayan” göz önüne alındığında, insanın kendisi olmayanla etkileşiminin en azından iki alanda sürdüğünü söyleyebiliriz. İçimdeki özgeyle canımın içinde; dışımdaki özgeyle canımın dışında etkileşirim. Sorun, bu iki özge arasında kurulabilecek bağlantının nasıl gerçekleştirileceğindedir.

Batının  “kendi “(self, selbest) dediği canın kendisiyle olan ilişkisidir. “Kendi” bir varlık, bir nen (entite, entity) değildir. “Kendi” bir ilişkidir.

Canın kendini dışından ayırması, özünün, bütünlüğünün, geçmişinin, aidiyetinin farkına varmasıyla kendilik ilişkisi oluşur. İçinden dışına, dışından içine geçişler yapabildiğinde içinde taşıdığı insanları, dünyayı dışındakilerden ayırabildiğinde; kendi kendisiyle bu ayırıcı ilişkiyi kurabildiğinde kendilik oluşur. Cangözü, canın içinde olanları gören gözüdür. Alışılmış anlamda bilincidir, öz bilincidir. “Kendi”, “kendilik” öz bilinçten farklıdır. Can kendisiyle öyle bir ilişki kurar ki, kendini, diğer varlıklar arasındaki durumunu görür, anlar; yalnızca görüp anlamaz, karar verir ve eylemde bulunur.

                                                                              CAN İLE ÖBÜR CANLAR

Can, kendisiyle yukarıda anlatıldığı biçimde ilişki kurabildiğinde kendine “kendim”, karşısındaki insana da “diğeri” diyebilir. Kendim-diğeri ilişkisi, günlük yaşamda çoğunlukla ve sıklıkla yaşanan bir ilişkidir. Bu ilişkide insanlar birbirlerini herhangi bir varlık olarak görürler. Ne kendilerinin ne de karşılarındaki insanların bir can olduğu bilincine sahiptirler. Yalnızca “kendi” olanlar, ne özgülüklerinin ve özgeliklerinin ne de kendileriyle, kendileri olmayanlar arasındaki farkın, çok bulanık olarak farkındadırlar. Kendilik, kendimizle, kendimiz dışındaki insanlarla bu dünyada, bu evrende yerimiz üzerine duyarlık geliştirildiğinde dönüşümler geçirir.

Bu dönüşümlerden biri kendiliğin, benliğe dönüşmesidir. Ben, özgülük bilincinin giderek artıp yoğunlaşmasıyla oluşur. Özgülük arttıkça özgelik giderek zayıflar. Ben, karşısındaki insanı başka olarak görmeye başlar.

Ben-başka ilişkisi, özgülük yoğun bir ilişkidir. Başka da kendi özgülüğüne odaklanmıştır, ben de. Hobbes’un dünyasıdır, ilişkiyi yaşadıkları dünya. İnsanın bencil, yalnızca kendini düşünen varlıklar olarak görüldüğü bu dünyada, ele geçirip egemenlikler kurucu özgülükler yaşanır. Özgelik, bir tehdittir, bu dünyada. Özgelik,  yaşamın kaçınılmaz bir öğesi anlaşılmaz. Özgüllük merkezli bir anlayış, bir yaşam düzeni oluşturabilmek için özgülükler arası bir anlaşmaya yol açar. Benler, anlaşılır, ittifaklar kurar. Özge, yok edilmesi gereken bir düşmandır. Özgülük, bir araya getirici özellikleriyle toplar, ele geçirir, imparatorluklar kurar. Dünyayı benden, bizden olanlar ve olmayanlar diye ikiye böler.

Oysa özgülük, özgeliğin “izniyle” geldiği için ben, başkasından ödünçtür[5]. Özge, özgünün özlemesini engeller. Öz oluşumu, özge ile özgünün buluşmasından oluşur. Özge sürekli olarak özün kalıcılığını bozmaya çalışır. Bir öz (geçici, ölümlü) olarak ben, bir anlamda özgenin “izniyle”, olanağıyla benim. Başka, “ben”den farklı olduğuna göre, başka özgedir, ben için. Ben başkasınındır. Ben başka ile ilişkisinde, özgü yoğun yaşadığı için bunu anlayamaz, “başka”yı değerlendiremez, takdir edemez.

Ben, “başka”yı içinde ve dışında bulduğu gibi kendini de içinde ve dışında bulur. İçindeki ben, öyle sandığı bendir. Düşlerindeki, düşüncelerindeki ben. Elbette, bu ben, dışarıdaki, dışarıya yansıttığı benden farklı olabilir. Ben, içinde ve dışındayken özgüllüğüyle kendine egemen olmak isteyebilir ama ne içindeki ne de dışındaki “ben”e tümüyle egemen olabilir. Mutlak anlamda, tümüyle egemenlik, özgeliğin yokluğu anlamına gelebilir. Oysa bu evrende özgelik hep iş başındadır.

Dışımdaki benle, dışımdaki başka ilişkisini göz önüne aldığımızda acaba, bu ilişki içimdeki benle, içimdeki başkası ilişkisine benzer mi? Farklıysa neden? Bu soruya yanıtı içimdeki benle dışımdaki başkası, dışımdaki benle içimdeki başkasının ilişkisini ele almadan yanıtlayabilmek, zor gibi görünüyor.[6]

Sorun, kendi içimizdeki özgülüğü ve özgeliği keşfetmek, özge ve özgü yanlarımızı bulmak. Demokrasi de, özgülüğümüzle bizim olan, bizden olanla; özgeliğimizle bizim olmayan, bizden olmayan arasında, bir arada yaşamayı tüm özgeliği ve özgülüğü ile olanaklı kılacak bir yaşam biçimi, değil midir? Şöyle bir buyruk mu, demokrasi buyruğu: Özgeliğini keşfet! Özgülüğünle uyum içine sok!

Özgeyi alabileceğin özünü tanı, sınırlarını, kapılarını. İçindeki özgeyi., dışındaki özge ile tanıştır, buluştur! İçindeki özge ile dışındaki özge arasında iletişim kur!

İçimdeki yabancıları, tümüyle göremem. İçimdeki özgeyi, tümüyle özgüleyemem! İçimdeki yabancıların birçoğunu yok etmiş, özümsemiş, kendime benzetmiş, bilerek ya da bilmeyerek onları kendimden saklamış olabilirim.

                                                                            ÖZNE-ÖTEKİ İLİŞKİSİ

Can, içinde ve dışında işleyen erke etkileşimleri süresince özgeliği, özgüllükten daha önemli görüp yaşamaya başladıkça ben-başka ilişkisi, özne-öteki ilişkisine dönüşür. Can, özgelik odaklı oluşumunda bağımsızlığına, farklılığına önem verir. Can dönüştükçe içi ve dışıyla ilişkisi dönüşecek, karşısına çıkan canlar da bu etkileşim içinde dönüşecektir. Özne iseniz karşınızdaki ötekidir, artık. Ben iseniz karşınızdaki can “başka”dır.

Kararlarını özerk biçimde alabilen, herhangi biri değil de, belirli bir çabayla kendisi olabilmiş insanları niteliyor, öznelik.

Özne içindeki “özgelerle” yaşayabilen, içindeki çoğulluğu, çok sesliliği, farklılığı güce dönüştürüp duygularına, düşüncelerine, kararlarına, eylemlerine sahip çıkabilen biridir. Özne karşısındaki canı öteki, hatta ötedeki olarak görebilir. Öteki ne diğeri ne de başkadır. Öteki, bir candır. Onun bir can olduğunu bilirim. Bu anlamda Levinas’ın ötekisinden farklıdır. Levinas’ın ötekisi, bir anlamda ötede olan, sonsuzluğu içinde epistemolojik olarak çerçeve içine alamayacağım biridir. Öteki, bir can olarak bilinir. Bu, bir ön bilgidir. Canı, can olduğundan dolayı öteki olarak alır, özne; onu her türlü ele geçirici yargıların, niyetlerin, ötesine koyar; onun hakkındaki yargılarını öteler, erteler. Öteki odağında, özne olarak canı, şu şekillerde görürüz:

  1. İçinde ötekini taşıdığı için ahlak (ethik) alanında,
  2. Can, içinde aşkın (transcendent)  olana kapısı olan, Kantçı anlamda noumenon’a açık, canevini taşıdığı için aşkın alanda (Epekeina diyordu, Platon!),
  3. Can bedeniyle görünür varlık alanında (füsis),
  4. Düşünceleri, belleği, algılama ve duyu alma gücüyle bilgi (epistêmê) alanında,
  5. Can yaşadıklarına anlamlar, değerler yükleyen özelliğiyle değerler (aksiya)alanında bulunur.

 

Levinas’da olduğu gibi ahlakın önceliğiyle bakmıyor ötekine, özne. Can, ahlak, bilgi, madde, değer ve aşkın alandadır. Bunlar arasında önceden konulmuş bir sıra düzeni yoktur.

Can, yalnızca ahlak alanının bir varlığı değildir: Can kendini ve bir diğer canı ahlak, madde, bilgi ve değer yanıyla aşkın bir varlık görür. Özerk yapısı içinde özne, özgeliği en azından iki yanıyla yaşar. Özneyi ele geçirmeye, iradesi dışında yönetmeye çalıştığınızda “ben, sizin bildiğiniz değilim; ben farklıyım” der, özgelik gücüyle. Özgeliğiyle koruyabilir, kendini. Farklılığını koruyarak özgeliğiyle özgül gücünü artırabilir. Özgelik onda bir bağışıklık düzeni (immune system) olarak çalışır. Özne, kendini özgelikle korur. Öteki özgeliyle ötekidir, zaten. Ahlak alanından duran öteki, saygı gösterdiğim, sorumluluğunu duyduğum ötekidir. Özne bedeni, bilgisi ve değerleriyle özerk bir varlıktır. Aşkın olanı keşfedip içindeki canevinin kapısını çalabildiğinde ötekini de, canevinden Levinas’ın kastettiği anlamda bir sonsuz olarak görecektir.

Özgelik, öznenin can bağışıklığını sağladığı gibi ötekine yaklaşımda “yumuşaklık”, incelik de getirir. Ötekini, öteleyen bir tavırla incitmeden ona, kapısını açar. Öznenin, özge olana her dem kapısı açıktır.

Ötekinin sonsuzluğunu, kendi sonsuzluğuma giden yolda yürüyebilirsem yaşayabilirim. Ötekinin sonsuzluğunu takdir edebilecek özne yoksa ortada, öteki, “kendi”nin önünde “diğeri”ne dönebilir. Can özneleşip can evindeki sonsuzluğu yaşantılayabildiğinde, ötekinin sonsuzluğuna doğru yolculuğa çıkabilecektir.

Özgelik, canın özneliğini açar, genişletir. Özgelik, özgülük egemen bir canın tutuculuğunu ortadan kaldırır, canın özerkliğine yol açar. Can üzerindeki ele geçirici güçlere karşı[7] özgeliğiyle direndiği için bağımsızlığını, özerkliğini fark etmeye başlar. Özerklik, bağımsızlık erkin kendi elinde oluşu, canı özgürlüğe götürür. Artık can, içindeki gücü dışına yansıtıp özerkliğiyle özgürlüğüne destek verecektir. Özgür can dışındaki var olma olanaklarını keşfedip o olanaklarla kendini donatmaya çabalayacaktır. Özgelik, özerklik üzerinden özgürlüğe ulaşabiliyor, öznede.

 

Özne ayrıca, özgülüğün dönüşümlerini de yaşayacaktır. Özgülük içten, candan, has, halis yaşanabildiğinde özden bir nitelik taşımaya başlayacaktır. Özgülüğün canda oluşturabileceği olumsuz, “bencilce” bir arada yaşamayı olanaksız kılacak özellikleri, özden olana dönüşebildiğinde ortadan kalkacaktır. Özdenlik, Batılı düşünürlerin eigenlichkeit, authenticity, authenticité sözcükleriyle karşıladığı sahiciliği, güvenirliliği, özgünlüğü, içtenliği içeren bir kavramdır. Özgülükten, özdenliğe çıkabildiğinde can özden olma özelliğiyle özlülüğe doğru dönüşüm geçirecektir. Özlü öz, işte o öze sahip can, diğer canları canan olarak görebilen, özgeye kapılarını açabilen, özgenin yok edici olabilen etkileriyle karşılaşmaktan çekinmeyen candır.

Özge ile dost olabilmiş özgü, aralarındaki ontolojik çatışmaları içinde taşıyarak dönüştürebilmiştir. Bir can olarak insan, özge ile özgüyü harmanlamayı öğrenmedikçe özgelik tehditi, özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamayı sürdürecektir.

 

 

 

 

[1] Can konusuyla ilgili olarak şu yazılarıma bakılabilir:

  1. “Bir Depresyon Denemesi: Çökkünlükten Çıkkınlığa”, Psikeart, sayı 13, 2011, s.88-93
  2. “Bilince Can Katmak”, Başka, sayı 6, 2011, s.32-36
  3. “Can Postacısının Gülümseyen Yüzü, Psikeart, sayı 15, 2011, s.62-65

[2] Özgelik, erke oluşumunu dışlar, dışta bırakır, farklı kılar, bozar… Erke ise hep vardır. Bu anlamda hiçlik, erke odaklanmalarının, yoğunlaşmalarının yokluğu demektir. Erke ise hep “var” olandır!

[3] Freud’un Libido ve Thanatos kavramlarıyla dile getirdiği süreç, var olmanın temel sürecindeki özgü-özge deviniminin bir görünüşüdür.

[4] Schopenhauer, örneğin “wille” kavramıyla özge yoğun bir evrene bakmaktadır. Hegel ise özgüllükle “Geist” açısından görüyor.

[5] Özgü-özge savaşında, özge, öz oluşumunu engelleyen güçtür. Özgenin bu engelleme çabasında öz oluşabiliyorsa, bu bir anlamda özgenin öz oluşumuna izin vermesi olarak yorumlanabilir.

[6] Bu soruların olası yanıtlarının tartışılması, bu yazının sınırlarını aşıyor.

[7] Can hem fiziksel, biyolojik alanda hem de psiko-sosyolojik ortamlarda baş etmesi gereken sorunlarla karşılaşır. Bu sorunların yok edici, canı güçten düşürüp ortadan kaldırmaya çalışan etkilerine, “ele geçirici güç” diyorum.

12 Eylül 2021, 01:26 | 13 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*