FELSEFECİ GÖRÜNME MERAKI

FELSEFECİ GÖRÜNME MERAKI

FELSEFECİ GÖRÜNME MERAKI

            Son zamanlarda ülkemizde felsefenin serüveninde geçmişten de bulanık izler taşıyan düşündürücü görüntüler ortaya çıkmakta. Eskilerde dikkat çekici kılıklarda, saç sakal birbirine girmiş, esrarlı bakışlarla çevresini süzerek anlaşılmaz sözler edip, etkileyici olmak isteyen bir bölük insana “filozof” denilirdi. Kahvelere, pastanelerde, yazarçizer takımının toplandığı yerlerde otururlar, olur olmaz biçimde söze karışıp dikkat çekmek isterlerdi. Felsefe kalabalıkların gözünde işe yaramaz bir tuhaflıktı. Bir sözün felsefi derinlik taşıması için ilk koşul anlaşılmaz olmasıydı. Bu anlaşılmazlığın içinde filozof adları, koca koca felsefe terimleri Yunanca, Latince, Almanca, Fransızca kılıklarıyla uçuşurlardı. Dinleyenin, okuyanın “ben anlamıyorum ama bunda bir derinlik var” demesi o sözlerin felsefi olduğunun bir belgesi gibiydi.

            Şimdilerde teknolojinin sağladığı olanaklarla görüntülü konuşmalar, sunumlarla bir takım insanlar düşüncelerini, edindikleri malumatı sunmaya çalışıyor. İlk bakışta, “ülkemizde felsefe, görüntü kanallarında görünüyor, ne güzel” diyebiliyorsunuz. “Filozoflar hakkında konuşuluyor, kavramlar, görüşler anlatılıyor. Ülkemizde felsefe göz kırpıyor. İnsanlar felsefeyi merak ediyor. Kendini entelektüel, aydın, münevver sayanlar felsefesiz düşünülemeyeceğini teslim ediyor. Kitaplar makaleler Türkçeye çevriliyor; Batıda felsefe adına neler yapılmış, neler yapılmakta merak ediliyor, tartışmalar okumalar yapılıyor. Bunların yansımasını görüntülü olarak izleyebiliyorsunuz.”

            Felsefi görünümlü konuşmaların bir “marka değeri” olduğunu, bir “katma değer” yarattığını düşünen yaşam koçluğu gözüyle hayata bakan konuşmacılar, bir anlamda felsefenin “piyasasını” oluşturmaya çalışıyorlar.

            Bu konuşmaları dinleyenlerin bir bölümü kendi dünya görüşlerini derleyip toparlamaya, mümkünse irdelemeye çalıştıkları için ilgi gösteriyorlar. İlişkilerini duygularını, hayata bakışlarını felsefeyle gözden geçirmeyi içtenlikle isteyenleri var. Kimileri ideolojilerine destek bulmak için felsefeye sarılıyorlar. Gerçek felsefenin kendi ideolojilerinden ibaret olduğunu ileri sürenleri de görüyoruz. Şöyle düşünen izleyiciler de var: “Felsefe sislerle kaplı bir düşler bahçesidir, o bahçede dolaşırsa insan, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu üzücü, ezici, sıkıntılı ortamından uzaklaşır, dinginliğe erişir.” Erişiyorlar mı derseniz, yanıtım: Galiba bazıları. “Bana felsefeden söz et. Kavramların ördüğü duvarların arasındaki o ülkeye gideyim, hem hayatı daha iyi anlayayım hem huzura erişeyim hem yaptıklarımı, düşündüklerimi, düşlerimi haklı kılayım.” Felsefe sunucularını bu umutla izleyenler var.

            Bilgiçlik taslayarak çevresinde “üstün” bir yer sağlamak amacıyla felsefeyi kullananlar da kulaktan duydukları ya da sığ felsefe metinlerinden üstünkörü edindikleri malumatı genişletmek ya da pekiştirmek beklentisiyle bu konuşmalara ilgi duyabiliyorlar.

            Gelelim felsefe anlatıcılarına. Ben de yıllardan beri onların arasındayım. Sözlerim kendime de yönelmiş bir özeleştiri olarak anlaşılabilir. Bu görüntülü anlatıcıların bir kısmı meslekten felsefeci. Felsefe diploması ya da felsefe alanında akademik unvan anlatıcının felsefeyle olan bağlantısında bir “güvence” oluşturmuyor. Yazık ki akademide çok sayıda yetersiz “felsefeci” var. Ya çok fazla “uzman”, gömüldüğü dar derinlikten çıkamıyor ya da çok sığ ve tembel. Nedenlerini yazdığım epey yazım var, burada bu konuya girmeyeceğim. Hemen söyleyeceğim saptama şu olabilir şimdilik: Felsefeyi yalnızca bir “iş” olarak görüyorsanız, o işi hakkıyla yapmanız gerekir. Yapabiliyorsanız dinleyenlere zarar vermediğinizi düşünebiliriz. Ben felsefenin “meslek” olmadığını düşünenlerdenim. Felsefe bir hayat tarzıdır.  Belli bir ortamda, belli bir düşünme ikliminde felsefeye gönül vermiş olanlarla birlikte yaşanır. Akademik çevrelerde böyle bir ortam oluşturulamadığında orada felsefe malumat düzeyinde dolaşır; akademisyenler, hakemlerinden ve alıntılayanlarından başka kimselerin okumadığı dergilerde boy gösterir.

            Bu anlatıcılardan bazıları felsefeye yakışmadıklarının farkında olabiliyorlar. Kimilerince bu “yakışmazlık”, üzeri örtülecek, gizlenecek bir özür gibi anlaşılıyor. Bu kişiler konuşmalarını gereksiz terminolojiye, abartılı felsefi malumata boğuyor, belki de bu durumları kendilerine pek itiraf edemedikleri yetersizliklerini saklamak içindir. Basit, açık anlatımla anlaşılır olunca felsefeci olunamayacağını sanıyorlar. Oysa hem o açıklıkla düşünüp kendini anlatabileceklerin hem de anlatılanları anlayabilecek, değerlendirebilecek olanların güçlü donanıma sahip olmaları gerekiyor. Şöyle diyorum bazılarına: “Yahu, bu görüşlerini anlatabilmek için falanca filozofun filanca kavramına gerek yok. Bak yazında bunları kaldırdığımızda da ne demek istediğin anlaşılıyor. Gereksiz yere filozofların otoritesinden yardım almaya çalışma! Kendin olmaktan korkma!”

            Felsefe diploması olmayan anlatıcılar arasında felsefeyi duyup yaşayanlar, ilgilendikleri sorunlarla felsefeden beslenerek boğuşan değerli arkadaşlar var. Bazıları kendilerine yalnızca “düşünür” diyor. Görüşlerini anlatırken sözleri arasından felsefe donanımlarının sahiciliğini görüyorsunuz. “Ukalalık” yapma gereğini duymuyorlar. Özgüvenleri var.

            Bazılarında ise felsefeci görünme merakı doruğa ulaşıyor. Söylediklerim felsefidir, ben de felsefeciyim deme gereksinimi sürekli duyuyorlar. Anlattıkları felsefe olarak değerli ise neden amatör biri olmayı kabul edemiyorlar? İlla felsefe –ci (“ci” eki bir değeri mi gösteriyor dersiniz?) olunca mı söyledikleri değer kazanıyor. Bu tavır onların felsefede gelişmelerini de engelliyor. Görünme kaygısı öne çıkınca olma çabası yara alıyor.

            Felsefeyi yaşayarak anlatıcı olmanın kendimce birkaç ölçütünden söz edeyim: Öncelikle “köklerle” bir ilginiz, bağlantınız olmalı. Felsefenin nasıl bir etkinlik olarak ortaya çıktığını, varlığını nasıl sürdürdüğünü uzun bir süre yaşayarak duymak gerekir. (Yazık ki özellikle Anglo-Amerikan felsefe eğitiminde bu gereklilik pek önemsenmiyor.)

            Filozofların kendi metinleriyle karşılaşıp, yorumlayarak çözümleme, o düşüncelerle yaşayabilme ikinci ölçütüm. İkincil kaynaklardan, derleme düşünce özetlerinden kopup bağımsız yorumlar yapabilmek önemlidir. Dilsel, düşünsel inceliklere karşı duyarlılık geliştirip filozofun dili ve kültürünün ufku içinde okuma yolculukları yaparak felsefe yaşayacak kişinin kendi düşüncelerini oluşturma çabalarını değerli buluyorum.

            Üçüncü ölçütüm felsefeye soyunanların eleştirilmeye açık olup, alınan eleştirilerden beslenebilme becerisidir. Felsefede anlatıcı olacaksanız tozunuzun atılmış olması gerekir. Nasıl psikanaliz yapacak olan terapistlerin psikanalizden geçmeleri gerekiyorsa felsefede anlatıcı olacakların da görüşlerinin, akıl yürütmelerinin, ifadelerinin boşluklarını görebilen ustalarca tozlarının atılması gerekir ki hadlerini bilmeyi öğrensinler. Hırpalanma deneyimlerinden öğrenemediğinizde kendinize unvanlar yakıştırıp “malumatfuruş” ukalalıklarla felsefe yaptığınızı sanırsınız. Hele sizi kuzu kuzu dinleyen hayranlarınız varsa artık hem kendinize hem dinleyenlere zarar veriyor olabilirsiniz ya da onların gözlerini boyayan bir hokkabazsınızdır.

10 Ekim 2021, 00:32 | 132 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*