ŞİİRDEN DOĞAN, ŞİİRLE TAŞINAN BİR ETKİNLİK OLARAK BİLİM

ŞİİRDEN DOĞAN, ŞİİRLE TAŞINAN BİR ETKİNLİK OLARAK BİLİM

ŞİİRDEN DOĞAN, ŞİİRLE TAŞINAN BİR ETKİNLİK OLARAK BİLİM

Önce şiir vardı. Şiir, sözle bilinçlenmenin başladığı kaynak. Şiirin iki temel öğesi: Bilinç ve söz. Şiir; bilinçli, bilinçle sözdür; sözlü, sözle bilinç.

Önce “kelâm”ın olduğu söylenir, o kelâm şiirden doğmuş, “neşet” etmiştir. Logos, asla bir başına olmamıştır: Logo-poiêsis’tir hep. Logos: Söz, düşünce, akıl, mantık... her zaman devingen, her zaman oluşum hâlinde, yapımdır. Logosu zamandan bağımsız düşünmek, zaman zaman insanın büyük tutkusu olmuştur. Logos, poiêsis’ten ayrı düşünülemiyor, poiêsis onun doğurganlığını, yaratıcılığını verendir (Eski Yunanca’da ho Poiôn, yaratıcı demektir! Örneğin, paidon poiêsai: Çocuk yapmak).

Bu gezegendeki yaşamında insan, kendi varlığını sindirmek çabasında, dilini kullandı. Dili, salt bedenine, fiziksel işâretlere, kokulara, maddesel izlere bağlı olmak zorunda değildi. Söz, dilinin hayvansal köklerinden kaynaklanarak, bu köklerin dayandığı, çevre koşullarıyla sınırlı dünyayı aştı. Elbette, sözler yardımıyla anlaştı, çatıştı, haberleşti birbiriyle. Sözü, hayatta kalmak için kullandı. Bir araç, bir gereksinim, bir aygıt, kısaca bir orgânon olarak söz, üretime katkısıyla poiêtik bileşenini taşıdı içinde.

Pragma düzeyinde söz, bir var olma eylemiydi. Günlük yaşamın hay huyu içinde, karnını doyurmak, soyunu sürdürmek, hastalıklardan ve doğal âfetlerden korunmak için, sanki bedeninin bir uzantısı olarak sözü geliştirdi. Yaşamını sözledi. Dünyayla, çevresiyle sözlendi. İşte bu, “pratik yaşamın”, pragma’nın içindeyken, insanın kendini var kılma olanağı, gezegendeki yaşamını sürdürme gücü olarak söz; henüz, o, felsefede, teolojideki anlamını kazanmamış logos’tu. O, yaşama dünyasının (Lebenswelt) taşıyıcısı, poiêsis’in yaratıcı, keşfedici, îcât edici atılımlarıyla, logos’un bütünleyici öğesiydi.

Sözde, yaratıcı, üretici, ortaya koyucu, sorun çözücü özellik, ondaki şiirden gelir. Söz: Logos. Şiir: Poêsis. Binlerce yıl önce yaşamış insanla konuşulabilseydi, bu anakronik konuşma, şöyle gelişebilirdi: “Dilin var mı?” – “Elbette, konuşuyoruz, ya!” “Öyleyse sözün var senin.” –“Ne demek söz?” “Dilinin eylem gücü, etki gücü.” – “Elbette, sözüm var, o hâlde!” “Sözünle, kendini, dünyayı, evreni yorumlamaya kalkıyor, sözünle düşünüyor, anlamaya çalışıyor, sözünle dönüşüyor, değiştiriyor, etkiliyor, üretiyor musun?” – “Tersi, düşünülebilir mi, bu söylediklerinin? Sözümün penceresinden bakıyor, sözümün parmaklarıyla dokunuyor, oluşturuyor, îmâl ediyor, yaşıyorum.” –“Öyleyse, şiirin var senin”

Logos, logos-poiêsis’tir. Gündelik yaşam içinde cân bulan insanda, pragma düzeyinde.

Bu, düzeydeki, düzlemdeki logos-poiêsis, Türkçemdeki yansıyışıyla, söz-şiir, insan edimlerinde yer ettikçe, onun deneyim birikimleriyle yorumlanıp üzerinde düşünüldükçe (bu düşünme çabası yine insandaki söz-şiir gücüyle oldu!), söz-şiir, bir tomurcuğun çiçeğe dönüşmesi gibi, açıldı; kendini açtı (Okur, bu anlatı taslağımın Heidegger’den esinlenen bir anlatı, çabası olduğunu görmektedir. Farkları ise, onun söz-şiirinin insafını beklemektedir.).

Bu açış aşamasına geçmeden, birkaç ipucu daha gerekiyor: Şiir, çoğumuzun sandığı gibi, cilâlı boş lâkırdı değil, bu anlatıya inanırsak. Söz ve şiir, eko-genetik bir özelliği insanın: Kim bilir hangi mutasyonlarla ulaştığı aşamada, bir cân bulma etkinliği. Batı dillerinde bunun izi var, bizde “şuûr”la yapışık, şiir; Batılı kökenini tamamlıyor böylelikle, hem bilinç, anlama, düşünme, hem üretme, meydana getirme teknikler oluşturmada var şiir. Söz’de var. Sözün içinde. Söz, gündelik düzlemde, tümüyle dünya içine gömülü. Tümüyle, pratik. Tümüyle beceri, hüner, mahâret. Şimdilerde çok az insan, sözün ve şiirin bu anlamını anımsıyor. Unutmuşuz. Söz, “kelâm” olup “ilâhî”leşmiş, şiir “edebî” bir sanat olmuş, dizeler hâlinde yazılan, zaman zaman ölçülü, uyaklı, manzûme! Sözün ve şiirin aslını unutmuşuz! Eski Yunanlı Makroteron poiesis diyor, bir anlamıyla, “yavaştan alıyorsun” demek. Yavaştan almak ne kelime, şiirin bu anlamına gecikmişiz!

Logos-poiêsis’teki, söz-şiirdeki açılma, dönüşüm, bir exodos, Türkçe yazılışıyla, bir eksodos’tur (İbranî eksodos’undan farklı!). Eksodos, eisodos’un zıt anlamlısıdır (İkincisi, giriş, ilki çıkış anlamlarında). Eksodos, dışarıya, ileriye, öteye yürümektir. Söz-şiir’in öteye yürüyüşü. Ötelenmesi. Bu pragma dünyasının ötesine, transcendent, aşkın bir dünyaya geçiş. İşte, şiir, sözün bilinçlenip yürümesinin içinde bulunuyor, ötelenmenin, aşmanın içinde. Bu aşma atılımı, bu eksodos’la söz-şiir (artık ona yalnızca şiir de diyebiliriz!), hic et nunc’un, burada ve şimdi olanın ötesine gidiyor. Eksodos, bir darlıktan, sıkışmışlıktan, “bu kadar oluş”tan kurtuluştur. Bir ekbasis (Eski Yunanlı, bu sözü denizden karayı çıkış olarak kullanırdı daha çok!), bir metabasis, bir hicrettir şiir. İnsanın aşma, öteleme, göçme, hicret etme çabalarının bir adıdır.

Sözün kutsallaşması, “kelâm” olması, Logos’un sanki işinde poiêsis yokmuş gibi ele alınması bu çıkış sonrası olmuştur. Ünlü göçmen ve hicret adamı, tüm felsefelerin kendisine dipnot olduğu, tüm kavramlaştırmaların ciddî ya da pîri Platon, şiire sıcak bakmaz pek, Tek Tanrılı dîn anlayışı zaman zaman tehlikeli bulur şiiri. Oysa şiir, eksodosa destek vermeseydi, çıkılmasıydı kavramlar göğüne, ne felsefe ne bilim olurdu. Pragma düzeyinde söz-şiirle yaşar dururduk.

Şimdi, sorun eksodos’u canlı biçimde yorumlayabilmek. Örneğin, Herodot Tarihi 9.19.’da, eksodos ve poeiêsis kavramlarının ilginç bir yakınlığını görebiliriz. Poieô fiili, aldığı gramatik değişikliklerle adak sunmak, Tanrı huzuruna çıkıp dua etmek anlamını da taşıyor. Çıkış, eksodos ardından, düşmana karşı zafer kazanabilmek için adak adanıyor, şiire başvuruluyor! Çıkış sonrası şiir bizi Tanrıya götürüyor: Ölümsüz olanla yüzleşmeye. İnsan, kendi varoluşunun sınırlarında, aşkın olana hamle yapıyor: Bu şiirdir. İnsan varlığının kaynağındaki şiir. İnsanın kültürel yaratmalarının kaynağındaki şiir.

Eksodos, Latince’deki çağrışımlarıyla ex- fiilinden yola çıktığımızda, çekip gitmek, ölmek, son bulmak gibi anlamlarının yanında, çiçeklerin açmasını, dağların yükselmesini de anlatabiliyor.

Önce şiir vardı: Kültür olarak açtı, efsâneler, edebiyât ürünleri, her türlü sanatsal yaratım, felsefe, bilim, teknoloji (tıp dâhil! Strabon, Coğrafya’sında, bir bölgeden söz ederken –5.3.6– lautra kallista poiounta pros nosous diyor. Hastalıklara karşı çok şifâlı banyolardan söz ederken, kullandığı sözcük poiêsis’in akrabasıdır!) olarak.

Eksodos, dışarıya açılan yol da demek. Bilimin başarısında yatan “metot”la yakınlığı var: Metot, metahodos, meta-hodos, yolda olmak demek: Araştırma, inceleme, soruşturma yolunda olmak. Bilim şarlatanlarının, sahtekârlarının kulağına gitmesin ama meta-hodos, kurnazlık, hile, aldatma anlamlarını da taşıyor!

İnsan, şiirin hem pragma düzeyindeki anlamını hem de eksodos oluşturan anlamını unutmuşa benziyor. Şiir yalnız kültürü, felsefeyi, doğurmakla kalmadı, onu, zamana karşı taşıdı da.

Nasıl taşıdı kültürü sırtında şiir? Eksodos’un ardından, söz “kelâmlaştı, şiir örselendi. Yine de şiir, sözün, insanın öteleme gücü, pragma düzeyinden başlayarak, bir ritim enerjisi, duygusu olarak (kökleri bedensel yapımızın çevreyle ilişkisine dayanır) âyinlerde, törenlerde, folklor kaynaklı danslarda, kendini gösterdi. Sözün ilk aşamasında, insan bedeninden fışkıran bir çığlıktı, bir haykırma; belki geceleri, yıldızlara doğru, belki bir inlemeydi. İşte bu pınar, bu yerinde duramayan, kaynayan, akmak isteyen güç, Tanrılardan ateşi çaldı. Bilgi Ağacı’nın meyvelerini yedi. Yazgısına meydan okudu sözü, maddeyi, doğayı dönüştürdü. Felsefe oldu, bilim oldu, dîn oldu; şimdi onu insanlar bir edebiyât türü olarak biliyorlar. Söz, bilinç ve öteleme gücüydü oysa. Manzûme biçimiyle bile felsefeyi, geometriyi, insan bilgisini uyaklı, ölçülü dizeler hâlinde taşıdı. Destanları, efsâneleri taşıdı. Manzûme olarak ezberlenmesi kolaydı; türküye dönüştürülerek halk ozanlarınca çalınıp zaman ötesine taşındı. Manzûm “bilim” kitapları yazıldı.

Şiir, sözün, bilincin gücü olarak nasıl edebiyâtın içinde sıkıştı? Daha hazîni nasıl oldu da manzûmeye, retoriğe dönüştü? (Pragma düzeyinde, toplumsal etkileme aracı olarak söz-şiir, logo-poiêsis’in böyle bir işlevi zaten vardı!) Daha sarsıcı görünümlü soruyla: “Nasıl oldu da insan köklerindeki şiiri unuttu?” Devinmenin, tâzelenmenin, çatışmanın kaynağı olarak şiir, elbette doğa kökenliydi. Eksodos sonrası, kavramsal hicrette kaymada (metabasis) sonsuza, ölümsüzlüğe açılma tutkusuyla donduruldu. Hakîkatin zaman dışı (atemporal) olduğunu sanma, umma, insanı heyecanlandırmadı değil: Matematiksel formların büyüsüyle başı döndü insanın: Şiirin gücüyle formlar, idealar âlemine çıkmaya, tırmanmaya çabaladı: Küreyi, çemberi, doğal sayıları sevdi. Oysa, Platon baştan hiçbir matematiksel varlığın bu zaman-uzam dünyasında bulunmadığını biliyordu: İdealaştırma, “soyutlama”ydı hepsi. Bu kevn-i fesâd, fenomenler dünyasında, yalnızca ideaların “kopya”ları vardı. Biz bu dünyadakiler, fenomenler âleminin, zâhirî dünyanın insanları bu ideaları taklit (mimesis) etmeye çalışacaktık. Şiir göğe çıkmış, bizlere ona benzeme çabası kalmıştı! Aristoteles yere indirmeye çabaladıysa da buharlaşan, dumanlaşan şiiri yakalamak artık kolay değildi: Felsefede yoğun biçimde Parmenides’te, Herakleitos’ta ortaya çıkmıştı, Platon yaşadığı huzursuz toplumun etkisiyle şiiri göğe kaldırdı. Helenistik Felsefe (Stoa, Epikuros, Skoptikler...) ardından Platinos, şiiri dünyaya çağırmadılar, dünyayı şiire, gökteki şiire götürmeyi denediler.

Oysa matematik, astronomi gökyüzündeki şiirin yeryüzüne yansımalarını araştırmayı sürdürdü: Euklid’in başarısı, Batlamyus’un bulguları, gökteki şiiri dünyaya çekme çabalarıydı.

Galileo, Aristoteles’in matematiksiz fiziğini, matematikledi: Şiiri yeryüzüne indirmeye çabaladı. Bilim böyle başladı, modern anlamıyla. Doğa olaylarının, olguların matematiksel betimlenmesi: Değişen, uçucu olanın ardında değişmeyen matematik var, doğanın deviniminde matematik var, doğanın dili matematik (Dercartes!). Şu, sorulmadan kaldı oysa: Peki, matematiğin dili ne? Şiir!

Her form, her formül, her olguya uymaz; onun betimlemesi olmaz. Olgulara yakışan, olguları açıklayan, öndeyide (prediction) bulunan formların ardında bilim. Sanki kabaca söylediğinde, örneğin Divan Edebiyâtında “mehtâb”ı anlatan her şiirin mehtâba uymayışı gibi. Edebiyâta dönüşmüş şiirle, bilime dönüşmüş şiir arasında, anlattıklarına yakışma, uyma konusunda ortaklık vardır. Düşleri anlatıyorsa, düşlere yakışmalıdır şiir. Fiziksel olgulara ilişkinse, olgularca doğrulanmalıdır (confirmation!).

Şiirin ölçülü uyaklı, duygusal etki yaratan bir söz “düzeni” olduğu yargısı, ısrarcı, duyarsız, sonuçlardan öte bir şey düşünmeyen pragmacı bir kafanın, şiirden mahrûm, çıkarlarla mâlûl bir bakışın ürünü olsa gerek. Bize, Diyojen örneği, yollara düşmüş insanlar gerek, elinde lamba ile güpegündüz: “Ne arıyorsun?” – “Şiiri! Şiiri arıyorum, nereye kaçtı şiir?”

Şiiri edebiyâta tıkıp kurtulmuşuz ondan: “Yaşamak, ‘gerçekçi’ insanların işidir, şiirin ne âlemi var şimdi!” Şiir, edebiyâta tıkılınca, edebiyâtı “palavra”, “cilâlı sözcükler yığını” olarak anlayan, ruhlarının şiiri kaçmış, sözde bilim, teknoloji çağı insanı, içindeki, varlığının kaynağındaki şiiri göremediği için, yaşamını anlamlandırmakta zorlanmış, zorlanmakta.

Poiêsis, eksodos öncesi hâliyle etkinliğini sürdürmekte: Şiir edebiyâta sıkıştırılmış, şiirde bu dünyanın hay huyuna, vıdı vıdısına! Şiiri edebiyâtın tekelinden, sultasından kurtarınca, şiire tarihindeki eksodosu anımsatınca, yaşamda şiir açınca, bilim de şiir açmayacak mı?

Ne demek şiir açmak?

Şiiri kapamakla başlayalım. Şiirsizlikle. Şiirin kelâm olup göğe uçmasıyla. Dünyada kalan şiirinse, matematiğin “mekanik”, “teknoloji hedefli”, “çıkar amaçlı”, sonuç alıcı algoritmalarla zorlanması sonucu heyecanını, ateşini, erotik kaynağını (Eros, idealar dünyasına yolculukta, önemli bir taşıttı, Platon’da!) yitirdiğini görüyoruz. Sağ olsun, edebiyâtçılar, ellerinden geleni yapıp dünyada hâlâ şiirin var olduğunu duyurmaya çalışıyorlar. Aralarında, belki her çağda olduğu gibi, şiiri duymadığı hâlde, kurnazlıkla, şiirsizlikle şiirimsiyle manzûmeler yazanları var. Şiir, sanki bir ölçüde edebiyâttan da çekilmekte (Bir gün, Uzaylılar Yeryüzüne indiklerinde bizlere şöyle soracaklar: “Şiiriniz var mı?” Belki, bizler, “Şiirimiz kalmadı, taklitleri var, isterseniz teknolojimiz var, ondan verelim” diyeceğiz!).

Şiirsizlik, tıkılmışlık, tıkanmışlık, teknisyenlik, ayrıntı hünerciliği, can sıkıntısı, boşluk duygusu, gerçekle karşılaşmaktan korkma, yılgınlık, umutsuzluk, çökme, kokuşma... doğurur. Doğuruyor.

Bilimin teknolojisiyle iç içeliği, özündeki şiiri görmesini engelliyor. Akademik yaşamın ürünleri, birbirinin benzeri, üslûpsuz, uzmanca körlükle dolu. Felsefe de bu çarka kaptırmış kendini. Birbirlerine unvanlar, ödüller vererek, “ciddî” çalışmalarını sürdürüyorlar. “Ciddî”liği, şiirsizlik olarak anlıyorlar. Bilim adamı “haddini bilir”miş, “nesnel”miş. Elbette, öyle olmalı. Ama bu sözleri, şiirsiz kalmış, şiirini yitirmiş, şiiri çekilmiş araştırmalarından duydukları rahatsızlığı örtmek için söylüyorlar. Bilimin şiir dolu bir cesâret istediğini unutuyorlar.

Şiirsizlik; bilimdeki şarlatanlığı, hırsızlığı kopyacılığı, kolaycılığı, kalıpçılığı körüklüyor.

Elbette, çalışmalarının şiiri kaçmış bilim adamları, bol bol şiir okuyarak araştırmalarındaki şiirsel boyutu geliştiremezler. Bilimdeki şiir, edebiyâttaki şiirden farklı özellikler de taşır (Ortak yanları olabilirse de!). Araştırmanın şiiri, araştırma aşkı, tutkusu ile ilgilidir. Araştırma, bilinenin ötesine açılan bir pencere, bir kapıdır. Ondaki şiir, en az iki temel öğesiyle kendini belli eder:

 1. Tehlike

2. Cesâret.

Elbette, bunların ardından, sürdürme gücü, cesâretin kaçınılmaz bir parçası olarak; uyanıklık, yaratıcılık, şiirin temel özellikleri olarak ortaya çıkar.

İhtiyât, temkinli olmak, attığın her adımın hesabını vermek, şiirsiz olunca, otoritelere körü körüne boyun eğmeye yol açıyor. Bilimin devingenliği azalıyor. Riskleri üstlenme cesâretiyle, serüvenlere atılma, bilim topluluklarının tutucu, baskıcı tutumlarından dolayı gerçekleşemiyor. Yapılan çalışmalar, bilimin dallanıp budaklanmasıyla, daha da daralan uzmanlık alanları içine sıkışıyor. Uzman, at gözlüklerini takınca, daha da “uzman” olacağını sanıyor. Bu tutumunun bedeli çok ağır oysa: Ağır bir şiir kaybı. Bilim şiirini kaybediyor.

Yaratıcı, cesur, meçhûle, bilinmeyene pencere açın, şiirin öteleme gücüne sahip bilim adamları, şiirin unutulan anlamını anlatacaklar bize. Anlatmıyor değiller, şiir, örneğin Kaos teorisinde var. Şiir fizikçilerin simetri arayışlarında var. Bir karınca çalışkanlığı ile şiiri yaşayarak, büyük bir aşkla bilineni öteleyen ozan bilim insanları elbette var.

Gönül, yine de, bilim insanlarına, tıp alanında, teknolojide araştırma yapanlara, onları heyecanlandıranın, çıkarsız, hakîkat aşkı ile dolu olduklarında içlerinde yananın, şiir olduğunu, kulaklarına tekrar tekrar fısıldamak istiyor.

 

 

12 Kasım 2022, 18:22 | 96 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*