YEMENİMDE HAKİKAT

YEMENİMDE HAKİKAT

YEMENİMDE HAKİKAT

MAHMÛD’UN HAKİKATİ

Ahmet İNAM

Bundan on yıl kadar önce, Amasya yöresinde tasavvuf tarihi konusunda incelemeler yapan bir tarihçi dostum, el yazması Yunus Divanının sayfaları arasına konulmuş perişan bir kâğıt parçası bulmuştu. Önce bu kâğıt parçasını divan sahibinin (kim olduğu açıkça bilinmiyordu)özel notlarından biri sanmıştı. Sıkıntılı bir gününde nedense kâğıtla ilgileneceği tutmuş; okudukça şaşırmış, gözlerine inanamamıştı. Kâğıdın yapısından, mürekkebin özelliğinden buradaki yazıların en az 50-60 yıllık bir geçmişi olduğuna inanıyordu. Bir bahar günü kâğıdı bana getirdi. Okurken çok şaşırdığını, yazanın aklının yerinde olup olmadığından kuşku duyduğunu anlattı. Tasavvuf tarihi açısından hiç önemli olmadığına inandığı bu saçma sapan yazıyı bana bırakıyordu. Eski harflerle yazılmıştı; yazı okunaklıydı, dil basit olduğu için zorlanmadan okuyabilirdim. Yanıma sözlüğümü alarak arkadaşımın düşüncesinin aksine zorlana zorlana oldukça yavaş, çiçek kokularının başımı döndürdüğü serin bir bahar gecesi sabırla okudum, kısacık metni. Metni “evrâk-ı kaydiyeden Mahmûd” yazmıştı. Mahmûd-u Bî-Hûş diyordu, kendine. Tarih teşrini-i evvel 1341’di. İstanbul Eyüp’te kaleme almıştı. Üstünde bir dörtlük yazılıydı. Bir başka dörtlükler kümesine bir “girizgâh”tı sanki. Sözlerimi belgelemek için bu kapağın fotokopisini ilişikte sunuyorum. Okur uydurduğumu sanmasın. Yalnız yazıyı okuyup fotokopisini çektirdikten sonra yaktım. Yalnızca fotokopisi kaldı, elimde. Neden yaktığımı söylemeyeceğim. Çok özel nedenleri var. Yaşadığımız dönemde kimse kimsenin “özel hayatına karışmıyor,” üstelik karışmaması bir “erdem” sayılıyor. Okurun bu kâğıdı yakışımdan ötürü beni yargılamayacağını umuyorum. Olağan ki yazılanlara bir şey diyemem. Tarihçi arkadaşımı geçen kış bir kalp krizi sonucu yitirdim. Kendisine yazıyı yaktığımı söylememiştim. İlgilendiği de yoktu, zaten.

Nedense bu metni yayımlamayı düşündüm. Mahmûd Efendiye müthiş bir saygı duyuyordum, çünkü. Kimdir? Ne zaman yaşamıştır? Bu yazı, o divanın arasında ne arıyordu? Bunları bilemiyorum. Böylesi soruların yanıtları da ilgim çekmiyor.

Metni kendi notlarım ve yorumlarımla birlikte ortaya koyacağım. Metnin başlığı yok, ben “Yemenimde Hakikat” başlığını yakıştırdım. Bu yakıştırmamdan dolayı Mahmûd Efendi’nin kemiklerini sızlatmadığımı umuyorum. Metin bir yorum cümbüşü! Bir halk türküsünden yola çıkarak gerçeğin yapısı hakkında “beyanda” bulunuyor Mahmûd-u Bî-Hûş. Bir halk türküsünün böylesi bir felsefi derinliğinin olabileceğini hiç ummazdım. Mahmûd Efendi, elbette uyduruyor, üstelik türküye bir de ekleme yapmış oluyor. Güftesini çoğaltarak anlamı çoğaltmış. Belki anlam sesini de Türküden çıkarak bir türkü yazmış. Ne çılgın bir adammış Mahmûd Efendi. Kayıt memuru, gerçeğin kaydını tutmuş. Sayfada şunlar var (Eski yazı bilenler fotokopiye bakabilir):

Yemenimde hakikat

İster salla ister at

Ben doğruyu söyledim

Düşün biraz sen de kat

Evrâk-ı Kaydiyye Memurlarından Mahmûd-u Bî-Hûş. 1341, Teşrin-i evvel, İstanbul.

Yorumlamaya geçmeden önce bir duralım. Hece ölçüsüyle yazılmış bir dörtlük. “Yemenimde hare var” diye başlayan halk türküsüne “nazire” olarak yazılmış (Ben öyle yorumluyorum.).

Bu halk türküsünün üç kıtasını ve nakaratını yazayım. Her dörtlükten sonra kendisi de bir dörtlük olan nakarat yineleniyor. Okuyalım (Türküyü bilen müziğiyle okuyabilir.).

Yemenimde hâre var

Yüreğimde yâre var

Ne ben öldüm kurtuldum

Ne bu derde çâre var.

            Nakarat           Of aman aman hoş dilli

                                   Başında yazması incili

                                   Çürüttüm otuz iki mendili

                                   Bulamadım o yârimin dengini.

Yemenim benek benek

Ortası çarkı felek

Yazın beraber idik

Kışın ayırdı felek

                                   Of aman aman hoş dilli

                                   Başında yazması incili

                                   Çürüttüm otuz iki mendili

                                   Bulamadım o yârimin dengini.

Yemenim turalıdır

Sevdiğim buralıdır

Geçme kapım önünden

Yüreğim yaralıdır.

                                   Of aman aman hoş dilli

                                   Başında yazması incili

                                   Çürüttüm otuz iki mendili

                                   Bulamadım o yârimin dengini.

Mahmûd’un türküye yaptığı yorumun yorumunu gerçekleştirmek istiyorum. Mahmûd’un dörtlüğünden yola çıkarak türküyü incelemeyi düşünüyorum. Ben, Mahmûd Efendi kadar olamam. Yazan o, çünkü. İzi süren, o. Kılavuz, o. Rehber. Ben, ardından gidiyorum. Yalnız, haylaz bir dağcıyım ben, aklıma estikçe tırmanırken rehberimle dalga geçmeye çalışıyorum. Mahmûd Efendi de türküyle “dalga geçmiş” çünkü (Acaba, öyle mi?) felsefeyle de. Ciddi bir felsefe muallimi olarak bu tepemi attırıyor. Mahmûd’dan intikam almak istiyorum. Mahmûd’la yaşıyorum. Onu mat etmeye çalışıyorum. Felsefeye yaptığı kötülüğü, ona kötülük yaparak önlemeye çalışıyorum. (Ona kötülük yapmak: Onu okumak!) Tarih boyunca felsefeciler, böyle tartışmışlar (dalaşmışlar mı demeliydim?). Neyse, kimin neye, nasıl iyilik ya da kötülük yaptığına Sevgili okur karar versin(Okuru pek pohpohluyorum, burada). Böyle “iyilik ve kötülük” gibi terimlerle felsefe metni okunamaz ki. Bu felsefe metni değil, uyduruk bir dörtlük diyebilirsiniz. Ben de derim ki neyin felsefe metni olduğu, neyin olmadığı okura bağlıdır. Felsefenin türkü olduğu yerde, türkünün felsefe olması çok mu garip? Ben, sevgilimin gözlerini de felsefe metni gibi okurum. Veysel: “Güzelliğin on para etmez / Şu bendeki aşk olmasa.” buyurmuş. Bendeki felsefe aşkı, baktığım her şeyi, okuduğum her metni felsefe metnine çeviriyor. “Sendeki de ne aşkmış yahu!” diyenler olabilir, desinler! İçimdeki ateşe onlar mı engel olacak? İçinde ateş olmayanlardan felsefeci çıkmaz. Doğrusu içinde ateş olan herkes de felsefeci değildir ama ateşimle yazdıklarıma baksın okur. Söylediklerime felsefe değil diyorsa böyle bir sava karşı, bir sav geliştirmeyi düşünmem. Post-modernist bir dünyada yaşıyormuşuz. Büyüklülerimiz (Örneğin, Lyotard) öyle buyuruyor. Her şey metindir (Derrida). Her şey felsefe metnidir (Bendeniz). Aksini söyleyenlere saygı duyarsam da gücümün yettiğini de dövebilirim (İyi bir dövüşçü değilim ama okura, eski bir güreşçi olduğumu hatırlatırım. Tuttuğum yere vururum insanı. Şakam yoktur!).

Kabalığımdan dolayı özür dileyerek yoruma geçiyorum. Yemenim başımı bağladığım; düşüncemi, duygularımı, görüşlerimi bağladığım bir teknoloji ürünüdür. Dokuma bir kumaştır. Hakikat ondadır. Hakikat bendedir. Bendeki hakikati dokumuş, yemeni yapmış, kafama sarmışım. Yemeni, ayrıca, ayağıma giydiğim ayakkabı olarak da anlaşılabilir. Kemal Tahir, şöyle bir tümcede kullanıyormuş, bu anlamıyla “yemeni” sözcüğünü: “Diz çöktü ağanın önce kenarları lastikli yemenilerini sonra çoraplarını çekti.” Bir çeşit kısa kenarlı hafif ve kaba ayakkabıymış, “yemeni”. Sarı ya da siyah sahtiyandan yapılırmış. Demek ki hakikat yalnız yalnız başta değil, ayaktadır da. Baştan ayağa “serâpa” uzanır. İnsanı bütünüyle sarar. Evrene bakışını kuşatır. İnsanın her şeyidir. Baştan aşağı hakikattir, insan. Hakikati ister sallar, isterse atabilir. İnsanın baktığı her şey hakikat ise “Çorabımda hakikat/İster salla, ister at!” da diyebilirdik ya da: “Pantolonumda hakikat / İster salla, ister at!” Yalnız çorap ve pantolon insanın aşağısıyla ilgili olduğu için yorum eksik kalıyor. Yemeni baş ve ayakla, üst ve altla ilgili çünkü. Belki bu eksikliği tamamlamak için,” Külahımda hakikat / O dinlesin, sen anlat!” diyebiliriz. Külahımıza anlattığımız hakikat: Hakikat, hep külahımıza anlatılır. Başkasının hakikati bizi o denli ilgilendirmez de onun için. Hakikat “ciddi” olamaz. Külahımıza anlatıldığı gibi, sallanıp sallanıp atılabilir de.

“İster salla, ister at”, isterseniz aklınıza geldiği gibi anlayıp kafadan atın anlamında da yorumlayabiliriz. Yalnız üçüncü dize böyle bir yorumu önlemeye yönelik: “Ben doğruyu söyledim.” Doğru söyleniyor, dinleyin “sallamayın” deniyor. “Ciddi” bir uyarıdır, bu. Mahmûd Efendi bu durumu görüp önlemini almış. Ama dördüncü dize yine özgürlük tanıyor bize: “Düşün biraz sen de kat!” Sen de söyle, dinleyin diyor. Hakikat demek ki birlikte kotarılacak bir şey. Birlikte bulunacak bir şey. Nasıl? Düşünerek. Salt düşünerek hakikat bulunabilir mi? Hani bunun olgulara yönelik araştırması? Olgular nerede? Mahmûd efendi, olguları unutmuş! (Bî-hûş oluşu bundan!) Bizden bağımsız, keyfimizce değiştiremediğimiz “nesnel” oldular nerede? Bunu neden söylemiyor acaba? Herhalde inanmıyor böyle olgulara! Yemeniyi birlikte sallayacağız demek ki! Tıpkı bir folklor ekibindeki oyuncular gibi, hepimizin elinde yemeniler; davul zurna eşliğinde oynuyor, yemenimizi sallıyoruz. Her sallanan yemeni, hakikati bir yanını ortaya koyuyor. Yemeniler başlara bağlanmamış , ellerde sallanmaktadır. Başa bağlanan yemeni iletişimi bozuyor, çünkü. Herkes, yemenisini hakikatin başına bağlarsa nasıl bir söyleşi umabiliriz ki? Oyun, “sallanan hakikatlerle” oynanacaktır. “Sallanan hakikat sağlam olmadığı için mi sallanmaktadır yoksa bir coşku sonucu bulunandan duyulan sevincin yarattığı bir sallanma mıdır? Bu soruların yanıtı çok açık görünmüyor. Yemenimde hakikat var. Nasıl bir hakikat acaba? Bir tutarlılığın oluşturduğu hakikat mi yoksa gerçekliğe karı gelen, gerçekliği dile getiren bir hakikat mi? Yemenimde hakikat nasıl oluşmuş? Bunun olanağı nereden gelmektedir? Yemenime yazılmış, yemenime sinmiş hakikatin kaynağı nedir? Yemen bir hakikat taşıma gücünü nereden almaktadır? Türkünün yorumuna geçmek gerekiyor hemen. Ben yanıtlarını veriyorum sorduğum soruların. Bakalım türkü bana, bize neler diyecek? Onu dinleyip sözümü söyleyeceğim. Okur, Mahmûd Efendiye ve türküye gösterdiğim ilgi ve saygıyı takdirle karşılamalıdır.

TÜRKÜDEN ÇIKAN ANLAM

Şöyle bir kuşkuyu da okurla paylaşmalıyım: Mahmud-u Bî-Huş’un yazısı ile türkü arasındaki ilgi nedir? İkisinin de yedilik hece ölçüsüyle yazılmış olmaları, “yemeni” sözcüğünü paylaşmaları dışında bir ortaklıkları var mıdır? Mahmûd Efendinin yazdığı dörtlük türkünün bir yorumu mudur yoksa bağımsız bir şiir taslağı mıdır? 

Ben bu dörtlüğün bir türkü yorumu olduğuna inanıyorum. Bu yorum ışığında türkünün yorumunu arıyorum. Mahmûd’un yorumuyla bu türküye bir felsefe metni olarak yürüyorum. Türküyü felsefe alanına taşımış oluyorum, böylece. Yunancada “metafor” sözcüğünün içerdiği anlamıyla: Bir metafor gerçekleşiyor burada, bir taşıma. Türkü, felsefi bir işaret olarak yol gösteriyor bize. Nereyi gösteriyor? Neyi göreceğiz?

TÜRKÜNÜN BAĞRINDA YATAN

Mahmud-u Bi-Huş’un metni, ”Yemenimde hakikat” diye başlıyordu. Büyük bir savla: Nereden biliyordu hakikati bulduğunu? Belki, hakikatle dalga geçmek için söylemişti, bu sözü ama yine de çok iddialı bir sözdü. Mahmûd-u Bî-Hûş” birhoş” olması biraz “akıldan” eksik olduğunu gösteriyor olamaz mıydı?

Oysa sağduyu sahibi halkın bağrından çıkan türküde ne denli gerçekçi bir çıkış vardı: “Yemenimde hâre var.” Hâre, dalgalanma, kıpırtı, akış, oluşum, oluşumun yarattığı uğultu. Her şey akar. Başlangıçta hareket vardı. Bütün bu görüşleri taşıyor içinde yemenimdeki hare. Bilincimdeki kıpırtı. Eğer yemenimi bilincim olarak yorumlarsak yemenimde hakikat olup olmadığını bilmiyorum, “hâre” olduğunu biliyorum, yalnızca. Bilincime baktıkça bu dalgalanmayı görüyorum. Bu dalgalanma bir renk cümbüşü, sürekli değişme, değişme açık olma durumunu yansıtıyor. Mahmûd’un metni logos’la başlıyordu; bilici (kâhin) tavrıyla konuşan biri, hakikatin “yerini” söyleyebilirdi. Gösterebilirdi. Oysa türkü yalnızca “hâre”den söz ediyordu. “Hâre” Farsça bir sözcüktü; kumaş üstündeki renk dalgalanmaları anlamına geliyordu. Ayrıca bir de “sert taş” anlamı vardı. “hakikat” Mahmud’daydı. Memur Mahmûd’da yaşadığı toplumun, insana “yabancılaşmış” Bî-huş insanın hakikatiydi o, halk menevişle ilgiliydi. Menevişlenmeyle. Bir tür rüzgâr esince, deniz üstünün kıpır kıpır olmasına “deniz menevişlendi,” diyorduk. Değişimle ilgiliydi. Hâre vardı. Renk cümbüşü, dönüşüm. Hâre vardı: Yemenimde değil, evrende sözcüğün “sert taş”, “sert kaya” anlamıyla evrende bir gerçek vardı: Ödün vermez bir gerçek İranlıya, “Cehân bi vefâ est,” dedirtecek, evrenin vefasız olduğunu gösterecek, insanın arz ve tutkularını umursamaz bir gerçek vardı.  Bu sert kaya, bilincimde menevişleniyordu. Kıpırdıyor, zamanın devinimi içinde menevişlenme olarak görünüyordu.

Yüreğimdeki yaranın nedenlerinden biri de buydu. Bilincimdeki hâre (meneviş)ile evrendeki hâre (sert kaya) arasında uçurum vardı. Kayayı kaya olarak algılayamıyordum. Türkü sanki yüzyıllar süren düşünme, düşünce serüvenini anlatır gibiydi: evrende akış var, sürekli değişim. Ama değişimin ardında sert bir kaya var: Değişmeyen. Doğrusu, menevişlemeyen, değişmeye direnen “sert” güç.

Gerçekle olan ilişkim acı veriyordu bana: Yüreğimde yâre vardı. Akıl gücümün, kavram gücümün yetersizliğiydi, acımın kaynağı.

Ölsem kurtulur muydum? Kurtuluş, tek yönlü zaman görüşüne yaslanan genellikle, belli bir düzene dayalı bir anlayıştan kaynaklanıyordu. Kimi zaman bu türkü, “Ne ssen öldün kurtuldun,” diye de okunabiliyordu. Tek yönlü bir zaman anlayışı, belli bir mekân algılamasıyla birlikte, “belli bir zaman sonra, belli bir yerde kurtuluş” a erişmeye çabalayan insan tipini doğurdu. Mezopotamya, Mısır ve Anadolu toprakları yüzlerce yıl aynı şeyin ya da şeylerin yaşanışına tanık oldu: İnsanı ölüme hazır kılacak toplumun ya a toplum yöneticilerinin birlikte inandıkları kurtuluş, ölüm sonrası bir durum.

Başka türlü yorumlarsak Leibnitz’in “olanaklı dünyalar” kavramıyla kurtuluş ya öbür dünya da ya da yaşanılan günlük yaşayışın dışında, dünyadaki olanaklı dünyaların birindedir. Ölmek, yalnızca “bedensel” bir süreci göstermiyor. Bir dünya metaforuna, taşınmasına da işaret ediyor. Gerçek hâreliyse, yüreğine taş bas (Taş: Hâre: Yâre) ve dünyayı değiştir. Başka bir dünyaya göç ve öl. Bu dünyada da ölebilirsin. İslam kültüründeki “Ölmeden önce ölünüz!” sözünde olduğu gibi. Bu derde çâre yok mu? Türkü sanki “yok,” der gibidir. Çâre vardır, oysa. Çâre, meneviştedir. Hârededir. Hâre, dünyaların menevişlenmesidir. Bitimsiz olanakların menevişlenmesidir. Olanakların sert kaya gibi değişmezliği, tıkanmışlığı anlamında değil, değişmesi anlamında. Yüreğimde yâre, çaredir. Yüreğimle kurtulacağım. Hristiyanlıktaki ilk günahtan kurtulmak gibi değil kefaretle, tövbeyle, öbür dünyaya ölmekle değil. Doğu dinlerindeki Nirvana’ya ulaşmakla da değil. Hiçlik değil çare. Gerçeğin yüreğime açtığı yâreyi, gerçeğin ulaşılmazlığını, gerçeğin olanağıyla gideriyorum. Olanaklı dünyalardan birine geçmekle kurtuluyorum. Gerçeğin menevişi bunu sağlıyor. Dert gerçekte, dermanda gerçektedir. Gerçeğin “diyalektiği” budur, işte.  Gerçeğin çıkmazını duymadan, yüreğimde yara açılmadan çareyi bulamıyorum. Önce yara açılıyor yüreğimde sonra kurtuluşu bulabiliyorum.

“Neden kurtulayım ki? Öleyim, gitsin!” diyebilirsiniz. İsteyen bunu da seçebilir. Garantisi yok bu tür kurtuluşun. Ölünce yemeni elden gidiyor. Bilincim elden gidiyor. Yemenimle kurtulacaksam bu kurtuluş, ancak dünya değiştirmekle olur.

İşte, nakarata geçince bu “taşınma”, metafor daha anlamlı olacak. “Of aman, aman, aman hoş dilli!” Hoş konuşan. Hoş yürekli. Yaralı yürekli. Kurtuldun. Onun için hoşsun. Nakaratın ilk dizesi bunu söylüyor. İkinci dizesi, bu taşınmayı daha da açık kılacak.

Peki, neden “of”? Neden “aman”? Kurtuluşa “güven” yok. Umutsuzluk saklı bu  “çıkış ”ta. Gerçeğin keşfedilemeyeceği, dalgalı hare ile sert kaya hârenin örtüşemeyeceği inancının kopardığı bir çığlık, bu “of” ve “aman.” (Temellerin yıkıldığını, büyük “H” ile başlayan Hakikatin ortadan kalktığını söyleyen karamsar bir post-modernest’in yakınmaları gibi. Türkünün yıllar öncesinden bu durumu yansıtması büyük H’nin garip bir tecellisi olmasın sakın?)

Ortaya çıkan bu düşünsel ve kültürel çıkmazın çözümü ikinci dizede ortaya konuyor sanki: “Başında yazması incili” Düz anlamıyla almamalı bu sözü. Başına bağladığı “Kalıpla basılıp elle boyanan tülbent” inci taneleriyle süslü dersek çözümü göremeyiz. Sözün “derinliğini” kavrayamayız. Eco, Lacan, Saussure, Freud gibi ustaları yardıma çağırmalı. Oysa bu konularda bağımsız düşünebilmek gerek. Çözümü kendi kafamızla bulmalıyız. Başımızda bir yazma var, bu kültürümüzün el yazması, başımıza yazdığı yüzlerce yıllık bir gelenek. Başımızdaki yazma, hadi Eco’msu bir deyimle kültürün “kod”larıdır. Gerçek, olanaklı dünyalardan birine kaçmakla yakalanamaz. İlk dörtlükte anlatılan duruma, sorunun ortaya konup çözüm önerisine karşın nakarat bizi farklı bir yöne, kültüre, tarihe çekmektedir. Başımızdaki yazma içimizde, düşüncemizde yoğurduğumuz kültürdür, ancak bu kültür aracılığıyla gerçekliği görebiliriz. Yazmamızın “incili” olması ne demektir? ? İnci sözcüğü dilimize Çinceden gelmedir. Bunun Farsçaya geçmiş hâlini düşünelim. Aslı, in-cû’dur. Yine in Farsçada “bu” demektir. Yakınımızdaki nesneleri göstermek için kullanılır. ise “arama, araştırma” ekidir. Örneğin çare-cû, “çare arayan” demektir. İn-cû, bu yoruma göre, gözümüzün önünde olanı, “in”i arayan demektir. Gözümüzün önünde olan, in olan Hakikattir ya da hakikattir. Hakikati “uzakta” olanaklı dünyalardan birinde aramak gerekmiyor. Hakikat, “burada”dır, “in”dir. (Gökten “in”dirmek gerekiyor, bunun için). Hakikati çıkmazdan çıkarmak için “in”lemek, “in”e indirgemek, indirmek gerekiyor. (Burada uydurma sözlerle uğraştığımı söyleyebilirler. Destan yazıyorum, oysa. Destân, Farsçada alışılmışın anlamının yanında “hile” demek. Ayrıca, “nağme”, “şakıma” anlamları da var. Bülbüle “hezar destan”, şakıyan bülbül derler! Destanı kendi ellerimle yazıyorum çünkü destan aynı zamanda, dest (el)’in çoğuludur, eller demektir.)

Öyleyse incû, “gözümüzün önündekini arayan” demektir. İnsan, Wittgenstein’e sorarsanız sık sık gözünün önündekini arıyor. Uzaklarda sanıyor, aradığını. Bizim başımızdaki yazmada var inci, biz uzakları değil yazmayı, kültürü arıyoruz. Şu anı yazmadan geçirerek anlıyoruz. Çare oradadır. Başka dünyalarda değil. Burada “in”de, şimdide, Latince deyimiyle “hic-et-nunc” da geçmişle bütünleşmiş, “burada-şimdi” de arıyoruz.

İnci sözcüğü bakın neler çağrıştırdı? Yazmadan çıkıp bu dünyaya, sahici dünyaya, yaşadığımız dünyaya geldik. İnci, sözdür bizim kültürümüzde, divan edebiyatımızda diştir, gözyaşıdır, delinip ipe dizildiği için âşıktır. Âşık, hakikate âşık incidir, delinip ipe dizilmiştir, bu da arayışının bedelidir; hakikati arayanlar, “süstür” toplumda delinip boyunlara asılır, toplum onları böyle değerlendirir. Arayanların gözyaşları bundandır, belki (Ne inciler döktürüyorum da denir, dilimizde!). İnci, aslında Arapçadaki necat, kurtulma sözünden çıkılarak “inca” olarak da okunabilir. Yazmamızdaki inci, bizi kültüre çekmektedir. İlk dörtlükteki olanaklı dünya da bu kültürün içinde yer alacaktır. Kültürden kurtuluş yoktur. Eski Yunancada Margaritês, Latincede; margorite, margoritum biçimine bürünerek Sanskritçedeki parsnis, “topuk” anlamında yine Eski Yunancada pterna ya da pternê, belki Latincede pirum (armut) ya da pila (top)’ya benzeşerek İngilizce, Almanca ve Fransızca sırasıyla pearl, perle, perle olmuş. Hiçbiri bizim kültürümüzdeki incû’yu veremiyor.  Çünkü 32 mendil çürütmüşüzdür. 32 sayısı, Ortadoğu kültürünün Hurufilik etkisinde Bektaşi ve Aleviliğin önemli bulduğu bir sayıdır.  Bakınız, Bektaşi ozanı Sırrı ne diyor: “Her ne okusan/ Otuz ikidir/ Her ne görsen / Otuz ikidir.”

Neden 32? İncû ile kültürümüze dönünce her şeyi 32 görmeye başlıyoruz. Çünkü eski bir metinde (Câvidname-i Sagir) şöyle deniyor: “Manevi gözüyle görenler 32 kelimey-i ilâhiyyeyi gayri meri (gözle görülmez) ve gayri mahsus (doyum ötesi, doyum dışı) görürler. Birkaç yorum yapalım. 2 kaş, 4 kirpik, 1 saç, 7 göğüs, 2 sakal, 2 bıyık, 2 yanak kılları, 1dudak altı kılı yeryüzünü gösterir. Bu on dört hat ile bulundukları yer birleşir 28 olur. İsterseniz bu 28’e, 4 unsuru (çâr-ı anasır); yel, od, yer, su’yu katarsanız 32 olur. İnsanın yüzü ve bedeni evrenin bir özetidir. Zübde-i âlemdir, insan. Ya da Fazlulla-ı Hurufi’ye göre (öl. 1394), 28 Arap harfine 4 Fars harfi; pe, çe, je ve sağır kefi katarsanız 32 olur. Yazmamızdır 32. Kültürümüzdür. Evrenimizdir. Bedenimizdir. İnancımızdır.

Nakaratın üçüncü dizesi gerçekten esrar dolu bir dizedir. 32 mendir çürütmüşüz, öyle diyor. Nedir mendil?  Şimdiki Yunancada mandêlion. Arapçada, mindil. Mindil, nedele’den geliyormuş; “çıkarmak”, “kopmak”, “çekmek, “kirletmek”, “silinmek”, “silmek” anlamlarını çeşitli biçimlerde taşıyan bir sözcük. “Ennede” kir demek. “Mindil”, öyleyse bir yoruma göre, kiri silen, kir aleti oluyor. Mendil çürütmek, sürekli kirlenen dünyayı gösteren bir söz. Siliyorsunuz, siliyorsunuz mendiller çürüyor, kir bitmiyor. Kültürel kirlenme, düşünce kirlenmesi bitmiyor. Bizim kültürümüz 32 harfle, 32 mendil çürütmüş. Her harf, mana âleminden madde âlemine çıkıştır. Varlığın temeli sözdür, çünkü. Fazlullah üstadımız böyle buyuruyor: Varlığın temeli sözdür, Logostur. Evren, sözün yansımasıdır. “Âdem an levh-i vücud-i âlem est/ Fazlı hak mestur-i vech-i âdem est.” İnsan evren varlığının levhasıdır. Tanrı erdemi insan yüzüne yazılmıştır.

Hakikat (Yunancadaki anlamıyla a-letheya) örtük olanın perdesinin kalkmasıdır. Bu da “ses”le, yazıyla olur. Her şey metin (text)dir diyen Derrida’yla kültürel akrabalığımız vardır.

Yalnız, bu ortaya çıkış hiç bitmez. Cavidane’dir. Sonsuzdur, bitimsizdir. Biz, henüz 32 mendil çürütüp onu aramaktayız. Üstelik Yunancadaki mandêlion’u, Sanskritçedeki monos’la ilişkilendirirsek mendilin “zihin, akıl, yürek” anlamlarına geldiğini görürüz. Eski Yunancada mayomay, “çabalamak, aramak” demektir. Yine aynı kökten manthanô, “öğreniyorum” demektir. 32 mendili çürütüp öğreniyoruz ve arıyoruz. Sonunda, maynô fiilindeki gibi “çıldırıyorum” sonucuna varabiliriz. Oysa biz, mindil’i “mendel” olarak okursak bu sözcük Arapçada, büyücülerin büyü yaparken çevrelerine çizdiği çember anlamına geliyor ki bizi çıldırmaktan alakoyabilir. Çünkü Farsçada mendil, dest-mal olarak alınırsa; dest-maliden “el silmek” demektir. Elimizi silerek kirlenmekten, akıl dışı ögelerden kurtulabiliriz.

Mendil, tümüyle “post modern” bir sözcük. Aklı  ortaya çıkarmak için akıl dışı kiri siliyoruz. Yazıyla, 32 harfle siliyoruz. Bu arada aklı da silmiş oluyoruz. Aklı islersek her şey o kadar “temiz” oluyor ki ortada bir şey kalmıyor. 32 mendili bu yüzden çürütüyoruz. Cavidan, bengi, sonrasız, ebedi arama budur: Bulamama. Nakaratımızın dördüncü dizesi de onu söylüyor: “Bulamadım o yârimi dengini.” Yârim, akıldır. Hakikat. Hakikati bulacak gücüm. Hakikat olmayanı sile sile, hakikati sildik. Şimdi dövünüyoruz: “Of”lar, “aman”lar bundandır.

Hani bulmuştuk. Hani kültürümüzdeydi, inciydi aradığımız. Bulamadık mı? İpe dizildik mi? İplendik mi? Hakikat, bizi iplemek zorundaydı. Onu arayanlar bizdik, bize kayıtsız kalamazdı. İlm-i Câvidan, bengi bilim, sonsuz bili önünde hakikat bize kendini açacaktı.  Nerede mi? Kültürümüzde. İşte nakarat dörtlüğü, 3 kez karşımıza çıkıyor, bu türküde tekrar tekrar, (Tekrar: Post-modernist kültürün can alıcı sözcüğü) kendini bize hatırlatıyor. Yitirip yitirip bulacaksınız diyor. Kültürünüzle arayın. Bakalım nakarat sonrası dörtlük neler diyecek bize?

Bu kez, yemenim benek benek. Ne anlamda? Farsçada benek, “atlas zemin üstüne sırma işlemeli bir çeşit kumaş” anlamına da geliyor. Yemenim değişti mi? Yoksa aynı yemeni üstünde desen mi değişti? Değişen bir şeyler var. Kumaş değişmedi. “Akıl” yine aynı akıl. Bütün ciddi akıl savunucuları, bu türküyü dinlesin. Yemenim benek benek. O eski yemeni desenini değiştirdi. Akla olan isyan post-modernist, contra-modernist bir tutuma dönüşmedi. “Yemenim benek benek” deseydi, o zaman kumaşın değiştiğini anlardık. Ama yineliyor: “Yemenim benek benek” diyor. Her benek, bir olanaklı dünya belki. “Akıl” anlayışı değişti. Bu değişim, aklın ortadan kaldırılması demek değil. Sanattan bilime, felsefeye uzanan çizgide tek merkezli, sağlam, değişmez temelleri olan bilgi, bilim, sanat anlayışları eleştiriden geçiriliyor. Benekler bundan belki. Yine, mantık seven, aklı başındalığın erdemine inanıp aklı eleştirenleri yüzeysellik, kafa karışıklığı, ukalalık, “edebiyatçılık”, lafazanlık, “birkaç Fransız zıpırının herzelerini” bir marifetmiş gibi ortaya atmakla suçlayan türkü sevmez, yemeni körü, felsefe ve düşünmeyi belli bir işçilik, belli bir hamallık olarak görüp yaptıklarına mizahla bakamayanların yemenisi, beneklidir. Atlas bir kumaş üstünde sırma işlemeleri var onların aklının. Doğrusu türkü sever; felsefede türkü, türküde felsefe bulan, sözcüklerin karmaşık kullanımlarını belli bir çizgi üzerinde toplayıp felsefe mizahını deneyenlerin, bu deneyin de bir arama, çok ciddi ve anlamlı bir araştırma olduğuna inananların yemenisi benek benektir. Her benek, bir olanaktır. Bir denemedir. Bir bakıştır. Nakarat, bunu söyleyip duruyor zaten. Şimdi, yemenim beneklendi. Ortadan kalkmadı. Benekler bir dağılmayı, bir parçalanmayı bir tür birbirleriyle bağlantısını yitirmiş, bütünlüğü olmayan “şizofrenik düşünceyi” söylemiyor, türkü.   Türkü, Türk’ü, Türk insanını söylüyor. Çünkü beneklerin süslediği yemenimde, ortada çarkı felek vardır. Çarkı felek, bu beneklerin oluşturduğu görüntüyü belli bir bütünlüğe kavuşturuyor.

Nedir çark-ı felek? Feleğin çarkı mı? Çark bir düzen mi? Çark sözcüğü, Farsça söylenişiyle çerh, “dingili üstünde dönen her şey,” anlamındadır, felek ise “gökyüzü.” Gökyüzünün döndüğü düşünülüyor. Dünya sabit, olduğu yere çakılmış; ay, güneş, bilinen diğer gezegenler ve yıldızlar, onun çevresinde dönüyor. Bizdeki, “kimine kavun, kimine kelek” yediren, “kahpe” felek, gökyüzünde bulunduğuna inanılan tanrısal güçler için söylenmiş. Bu güçlerin yazgımızı belirlediklerine inanılmış. O yüzden felek “vurur” bize. Başımıza gelen felaketler, felektendir. Felek, açık açık dövüşmez insanla. “kahpe”dir, ansızın vuruverir ardımızdan bizi. Esedî, “cehan damyâr est neyrengsâz,”diyor, “dünya, hilekâr bir avcıdır.” Felek, burada “dünya”, “evren” oluveriyor. Gerçeklerle savaşımızda çevremizin başımıza açtığı sorunlarla didişmemizde, ruhbilimcilerin “yansıtma” (projection) dedikleri bir savunma mekanizmasıyla başarısızlığımızı dışa, gerçekliğe yansıtıyoruz. “Cihân”ın bize oyun oynadığını, hile yaptığını, apansız sille vurduğunu söylüyoruz.

Yemenimde yazıyor, bunlar. Çarkı feleğin bir yazgı olarak anlamı var ama beneklerim de var. Yemenimdeki beneklerin üstüne basa basa çarkıfeleğin sillesinden kaçıyorum. Benekler, sığındığım birer ada. Çünkü çarkı felek yemenim ortasında, kenarlarına gelemiyor.  Kenarlara kaçıyorum. Adalara. Egemen güçten, “marjinalliğe”, sınırlara, köşelere gidiyorum. Çarkı feleğin yoğun iktidarından uzaklaşarak onu uzaktan seyredip yorumlayabilmek için.

Çarkın “çerh”in diğer anlamlarına da bakalım. Post-modern bir yorum, tek bir anlama çakılıp kalmaz çoğunlukla, farklı anlamlar arar. Anlam cümbüşü arar. Donanma fişeğidir çark: Patlar ve çevreye karanlıkta ışık saçar. Çark bir patlamadır, bir oluşumdur. Yemenimde bir şenlik vardır. Fişekler patlar, gökyüzü bir noktadan çevreye yayılan ışıltılarla dolar. Çarkın “kahpe”liği, yazgısının acımasızlığı söz konusu değildir, artık. Çarkın bir başka anlamı da yemek tabağıdır. Çarkın yemek tabağı oluşuyla donanma fişeği olması arasındaki ilgiye dikkat edilsin: Felekten yakınanlar, yoksul insanlardır. Çevresindeki sorunlarla baş edememiş; ekonomik, siyasal gücü olmayanlardır. Feleğin yemek tabağı olduğu yerde, “köşe” dönülmüş, köşedeki beneklerden merkeze, yemenimin tam ortasındaki çarka yemek tabağına gelinmiştir. İşte bu yemek tabağını göremeyenler içindir çarkın insafsızlığı. Dahası, “ok yayıdır” çark. Fırlatır, insanı. Nereye? Yemek tabağının ortasına ya da köşelere, beneklerden birine. Ama bir de “ayakyolu” anlamı var. W.C. Yay, kimine ayakyoluna iter. Baş yoluna değil. “Paymal” kılar, onları yani “ayak silici.”  Kimine yemek tabağı, kimine hela. Boşluk. Yoksulluk. Kimine hem tabak hem ayakyolu. Yaşamak, bu ikisi arasındaki borudadır. Bağlantıdadır.

Çarkı felek, bir donanma fişeğidir. Yanarken çevresine kıvılcımlar saçar. Bir kumaş motifi olarak merkezden, çevreye genişleyerek açılan aynı yönde kıvrılmış eğrilerden oluşan yuvarlak bir şekil. Fırıldak görünümünde. Çağımızdaki düzeni gösterir. Dönen çarkları. Döndürülen oyunları. Kurnazlıkları. Hileleri. Piyasa ekonomisini temsil eder. Kendisine sürekli pazar arayan, insanda bitimsiz gereksinmeler yaratan teknolojik üretim. Çark döner.  Kuyudan su çeken gözleri bağlı eşek ya da atların döndürdüğü çıkrık ya da çark da vardır. Me’murların. Çünkü çarkı felek, at gözlüğüne takılan pirinç süsün de adıdır.Çarkı felek, yaşanan hayatı, hayatımızı beyan eder.

Bir çiçektir oysa. Duygulu, çiçeksever insanlarımız için iri, parlak kırmızı, pembe ya da erguvan renkli çiçeklerdir. Tekerlek biçiminde olan sarmaştığı için duvar kenarlarına ve kameriyelerin çevresine ekilen süs bitkisidir. Fırıldak çiçeğidir, o. İnsanın başını fırıl fırıl döndürür. Batılılar, ona “passion flower, passions blume” derler. Tutku çiçeği, isterseniz ıstırap çiçeği. Latincesi, passiflora'dır! “Patior” fiiline bağlarsanız acı çekmek anlamına gelebilir. Acıların çiçeği. Tam bir arabesk çiçektir. Arabesk kültürümüze armağan olsun!

“Yazın beraber idik, kışın ayırdı felek.” Yazın beraberdik yani insanlar düşünmeye başladıklarında evrende temel ilkeler, temel yapı taşları, temel bir düzen aradıklarında. Arkhê aradıklarında. Aklımız vardı. Sağlamdı. Güvendeydik. Helgel vardı. Marx vardı. Tarihin ne yöne aktığını biliyorduk. Yazın öyleydi. Güneş vardı. Her şey aydınlıktı. Oysa kışın yani şimdilerde felek, bizi bu güvenilir “logos”tan ayırdı. Feleğimizi şaşırdık. Beneklere konduk. Çarkı feleği unutuverdik. Oysa o, hep merkezdeydi. Bir çiçekti. Donanma fişeğiydi. Sürekli oluşumdu. Akıllı bir oluşumdu. Dönüp duruyordu. Yok olma yoktur, onda; son ile başlangıç birdi. Zaman dönüp duruyordu.  Çarkı feleğin bu benekli yemenimdeki serüveni neden gele gele kışa, bir ayrılığa dönüştü?  Son dörtlüğe geçelim nakaratı atlayarak.

Yemenim, şimdi de tuğralıdır. Tuğra, Farsçada “işaret” demek. Arapçası remiz, imza. Sonra “tevkî” oldu. Padişah buyruklarına çekilen (vurulan) nişan. Demek ki başımıza gelenler bir şeyin göstergesi, nişandır: Tuğranın. Siyasal gücün.

Yemenimdeki akla siyasal güç damgasını vurmuştur. Akıl, bağımsız insan düşüncesine egemen olamaz duruma gelmiştir. Oysa “sevdiğim buralıdır.” Sevdiğim, “hakikat”, evrensel falan değildir. Evrensel hakikat, bir tuğra ile siyasal güçle yutturulmuştur bize. Nakarattaki sava dönüyoruz, yine. İncû’ya. Burayı arıyorum. Sevdiğim buralıdır. Buralı sevgilimle bir türlü buluşamıyorum, çarkı felek fırlatıp attı beni uzağa. Oysa sevdiğim hep kapımın önünden geçiyor. Yanıbaşımdan. Buradan. Görüyorum. Dokunamıyorum, ona. Tuğra engel oluyor. Yüreğimin yarası bundan.

 Çarkı felekte iktidarın tuğrası var. Yazgımda iktidarın tuğrası. Acımın nedenini anlıyor musunuz?

Ne yapmalıyım öyleyse? Nakaratı söylemeliyim: “Of aman aman aman hoş dilli!” Türkü söylemeliyim. Türküce düşünmeliyim. İktidarın tuğrasını çarkı feleğin çarkını, hilesini ancak böyle görebilirim. Türkü söylemeliyim. Çünkü Türk’üm. Türküyüm.

Bu söylediklerime gülümseyerek bakan okura ya da daha yazımın ilk birkaç tümcesini okuyarak devamını okumaktan vazgeçenlere, sözlerimin ciddiyetini göstermek, “kanıtlamak” belgelemek istiyorum. Bu türküde Mahmûd’u Bî-Hûş’un dörtlüğüyle birlikte gizli bir matematiksel düzen var. Türkü uydurulmuş bir söz değildir. Hakikati beyan eder. Şimdi türküyü matematik alanına taşıyarak “(metafor) görelim, bunu (Püthagoros dostum, bu müjdeme sevinecektir!).

İLLE DE TÜRKÜNÜN GİZLİ MATEMATĞİ

Türküdeki matematik nerede? Matematik bir soyutlamadır. Nakaratın yinelenmediğini, onun da diğer dörtlüler gibi kendi başına tek bir dörtlük olduğunu düşünürsek Mahmûd’un dörtlüğü ile birlikte elimizde beş ayrı dörtlük var. Bu dörtlükler, nakarat dışında yedi heceli dizelerden oluşuyor. Bu dizeleri oluşturan sözcükler, hecelerin akışını bölüyor. Örneğin, “Yemenimde hare var,” üç sözcükten oluşuyor; bu sözcükler sırasıyla 4, 2,1 hecelidir. Bu dizenin sayısal dökümü 421’dir. Bu düşünceyle beş dörtlüğü incelersek: 1. Dörtlük, Nakarat; 2. ve 3. Dörtlükler ve Mahmûd’un “hakikat dörtlüğünün” sayısal dökümü şöyle yazılabilir:

421

122212

322

34

43

421

333

322

34

2221

1123

343

232

223

133

1122

4133

232

34

22111

1.Dörtlük

Nakarat

2.Dörtlük

3.Dörtlük

Mahmud’un Dörtlüğü (H, Dörtlüğü)

Bu sayısal dökümün incelenmesinden çok ilginç yorumlara ulaşılabilir. Yazık ki sayfalarca süreceği, sayfa sayısı sınırlı böyle bir yazının sınırları aşacağı için ayrıntılar, burada da ele alınmayacak.  Yalnızca birkaç özelliğe dikkat çekmekle yetineceğim. Böylece, “yapısalcı” dostlarımız, post-modernizmin tuhaf bir yapısalcılığa izin verdiğini göreceklerdir.

Dörtlüklerdeki “biçimsel sesi” hecelerin sayısal değerleri oluşturuyor. Bir rakamın bitip diğerinin başlaması, ses akışının kesikliğini gösteriyor. Buna, “kırılganlık” diyorum. Sesin kırılması, kesilmesi anlamında örneğin, 1. dörtlüğün, 1. dizesinin kırılganlık sayısı 3’tür. Ses, iki kez kırılıyor ama bitiş de bir kırılmayı gösterdiği için kırılma sayısı 3 oluyor. Kırılganlık sayısı, sözcük sayısına denktir. Türkünün kırılganlığını incelediğimize 1. dörtlükteki dizeler sırasıyla; 3, 3, 4, 5 kırılganlık sayısına sahip. Bu dört sayısının toplamı 15’tir. Aynı biçimde nakarat 16; 2. Dörtlük 12, 3. Dörtlük 9, hakikat dörtlüğü (Mahmud’un dörtlüğü, doğrudan hakikati anlattığı için kısaca H dörtlüğü diyelim ona), 14 kırılganlık sayısına sahiptir. 15, 12, 9 sayılarını 3 kez yinelendiği için nakaratın toplam kırılganlığı olan 16’yı 3 ile çarpıp toplayarak ortalama alırsak (6’ya bölerek) sonuç 84: 6= 14 eder. Bu 14 sayısı, H’nin sayısıyla eşittir. Türkünün ortalama sözcük sayısı, hakikat dörtlüğünün sayısıyla eşittir. Mahmûd’un dörtlüğü, türküyle matematiksel biçimsel (formel) bir eşitliğe sahiptir. Olağan ki Mahmûd bunu hesaplamış olamaz. Onun bir “Bi-Hûş” olduğunu unutmayalım!

Ayrıca, nakarat bütün dörtlüklerden daha zengin kırılganlığa sahip. Sözcük miktarı, en yüksek olan odur. Diğer dörtlüklerin kırılganlıkları ise türkünün sonuna doğru bir azalma gösteriyor. Sanki nakarat bu azalmayı önlemek ister gibi oraya girerek 14 ortalamayı sağlamaya çalışıyor. H dörtlüğünün aritmetik yapısına erişmeye çalışıyor.

Kıtaların (dörtlüklere kıta da diyebiliriz) hece sayıları nakarat dışında 28’dir. 28 sayısının anlamını hatırlayalım. Arap alfabesindeki 28 harfi gösteriyor (Türk abecesindeki harf sayısından bir eksiktir.). Nakarat ise 40 hecelidir. 40 sayısı da kültürümüzde oldukça anlamlıdır. “Kırk gün kırk gece” Nakarat 40’tır. Dörtlüklerin 7 heceli dizelerden oluştuğu için 28 heceye sahip olmaları olağandır belki ama nakaratın 40 heceden oluşması kültürümüzün matematiğe yansımış ilginç bir tezahürü, belki de çözülmesi gerekli kodudur.

5 ayrı dörtlüğün sayısal dökümünce sözcüklerin hece sayılarını gösteren rakamların oluşturduğu dizeleri göz önüne alalım. Her dize, bir sayıyla gösteriliyor. Örneğin, 421 1. dörtlüğün 1. ve 2. dizelerinin “sayısal simgesi”dir. Herhangi bir dizeyi dile getiren bu sayıya, “dize simgesi sayısı” diyelim. Bu sayıların dörtlüklere dağılımı belli bir kurala göre yapılmış. Kim yapmış? Birazdan göstereceğim gibi, neden gizli bir el her sayıyı belli bir dörtlüğe, belli bir kuralla bağlamış? Kim dizelerin sayısal dökümünü yapmış da bu dökümü belli bir aritmetik düzene göre yapılandırmış? Sözcükler, insanların ağzından bir türkünün sözleri olarak rastgele çıkarken onlar arasındaki “gizli matematiği” ki düzenlemiş? (Ben düzenlemedim. Türküyü ben yazmadım. Hakikat dörtlüğünü de.)

Türkü ve hakikat, belli duyguları dile getirmek için yazılmıştı. Peki, bu türküyü yakan da Mahmûd-u Bî-Hûş da gizli matematiği nasıl koydular dizelerin simgesi olan sayılar arasına? “Dize simgesi sayısı” gibi, benim bu yazıyı yazarken uydurduğum bir kavramı biliyorlar mıydı? Kim, türkülerimizin arkasındaki matematiği düzenliyor? Böyle bir matematik mi var? Ben mi uyduruyorum? Uyduruyorsam da neden uyuyor? Yoksa gerçeklik onun hakkında uydurulan çeşitli matematiklere uygunluk gösterecek bir genişlikte mi? Yoksa post-modernist durumun da bir matematiği mi var? Akıl, hani o çaptan düştüğünü söylediğimiz, uydurduğumuzu sandığımız sözlerin ardına geçerek türkülerin ve bi-huş insanların dilleri arkasında tuzağını mı kurmuştur? Esedi ne diyordu hani? “Dünya, hilekâr bir avcıdır.” Akıl, olmasın sakın bu dünya! Aklın oyunu mu bu? Hegel mi gelecek yeniden post-modernizm ardından?

Peki, bu sonuca nasıl varıyorum? Henüz dizelere ilişkin sayılar arasındaki o gizli matematiksel bağı ortaya koymadım. Savım şu: Yukarıda sayısal dökümü verilen beş dörtlükteki her sayı, belli bir kurala göre yalnız bir dörtlüğe bağlanmıştır. Örneğin, 421 yalnız 1. dörtlüğün sayısıdır. 1. dörtlüğe belli bir kurala göre yerleşmiştir. Bu kuralın ne olduğunu, bilgisayar programlarının akış çizelgesine benzer bir çizelgeyle anlatayım. Bana bu sayısal dökümden herhangi bir sayı söyleyin, size hangi dörtlüğe ait olduğunu söyleyeyim. Her sayı, belli bir yapısal, biçimsel, “kuralsal” özellikle bütün içindeki yerini alıyor. Her dizenin ait olduğu bir dörtlük var. Hakikat, bir gizli matematiksel mimariyle çıkıyor ortaya: Sabrı olan aşağıdaki çizelgeyi inceler, karşısına sayısal döküm çizelgesini alarak. Çizelgede dörtlük yerine kıta” deyimini kulandım. Aklın askeri yönetimini gösterin diye.

 
 


 

 

 

Post-modernist durumda matematik de var. Tuhaf bir algoritma. Belki de yok. Belki, ben olsun istedim. Okur denesin baksın.

SONUÇ

Sona geldik. Türkü ve hakikat kıta’sı didiklendi. Yazının içinde bunun neden yapıldığı söylendi. Dikkatli okur, bunu görmüştür. Bu sonuç bölümü, yazının orta kısmından sıkılıp sonuca sıçramaya çalışanlar için değil. Sonda hüzün var. Felsefe adına düzeyi düşük, kelime cambazlıkları, birtakım bilmecemsi sözde sayı ve varsa zekâ oyunları sergilendi. Felsefe adına değil, belki kültür adına. Her önüne gelen istediği türküyü, istediği gibi hakikati bulmak adına çözümlemeye kalkarsa ne olur insanın düşüncesinin sonu? Bu ciddiyetsizliğe son vermek, bilimin tuttuğu yoldan ayrılmamak gerekir. Ayrılınırsa nasıl saçmalıkların ortaya çıktığını bu yazıda hep birlikte gördük. Türküye türkü olarak bakmalı, hakikate hakikat olarak. Bunları birbirine karıştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Düşünmek, çok ciddi bir iştir. Ne adına olursa olsun onu düzeysiz kelime oyunlarıyla hırpalamak isteyenlere göz açtırmamak, hakikati korumak zorundayız. Hakikatin korunması, namusumuzun korunmasıdır. Çünkü o elden giderse yaşamanın anlamı kalmaz. Hangi çağda yaşarsak yaşayalım namus (ve şerefimiz, bu sözü de katmak gerek!) için yaşıyoruz. Onunla dalga geçirtmeyiz, kimseyi. Hepimiz birer namus polisiyiz. Hakikat bekçisiyiz. Malikânelerin önündeki aslan heykelleri gibi saldırmaya hazır, vakur, yürekli hakikat savaşçılarıyız.

Hakikatin 2600 yıllık felsefe tarihi boyunca belli bir aranma yolu vardır. Bu yolların bilgisinin bir birikimi, tarihi vardır. Kendine özgü terimleri, kuralları vardır. Bunları görmemek, insanlığa ve felsefeye yapılmış en büyük kötülüktür. Hakikat, akademik binaların salonlarında, cübbeli ve kravatlı, erdemli felsefe-cû (cû arayan, arayıcı demekti, hatırlayın!)lar tarafından güvenle aranmaktadır. Bu kişiler, önlerine öğrencilerini alır, onlara yürünecek yolları; zekâ, yetenek ve bilgileriyle anlatırlar. Türkü meyhanede söylenir, sınıflarda değil. İsteyen piknikte de söyleyebilir, türküyü. Türküde hakikat varsa keçiboynuzunda da olabilir, çam ağacında da.

Hakikat yolu diye başka yollara sapanların Allah yardımcısı olsun! Felsefe, yolda olmaktır (Jaspers) denmiştir. Orman yolunda (Heidegger), gönül yolunda olanlarda vardır. Ama felsefeyi ayağa düşürmemek;  yolu, ayakyoluna çevirmemek gerekir.

Bu yazıyı yazan, okurun yürüdüğü yolu hakikat aşkı, tutkusu, çabası ile aşındırdığı nice sarp patikaya saygısı olduğu için bu sonuç bölümüne eklemiştir, yazısına. Kimsenin aklına işin içinde başka türlü hınzırlıklar olabileceği düşüncesi takılmasın.

Yürüdüğü yoldan bana bir kart gönderme inceliğini gösteren okura, yolunun neden yürünecek “biricik” yol olduğunu, yukarıdaki sözde akışkanlık çizelgesine benzer bir çizelgeyle gösterebilirim. Belki, hepimiz o büyük türkünün birer dizesiyiz. Belki, hepimizin kendimize özgü bir sayısı vardır.

Sözlerimi, kendisini tanıma mutluluğuna erişemediğim Mahmûd-u Bî-Hûş’a teşekkür ederek bitireyim. Elime geçen dörtlüğü olmasaydı “Yemenimde Hakikat” olmayacaktı. Yalan ve dolanla dolu bir yemeniyle ölüp gidecektim.

Ocak 1993, Ankara

20 Eylül 2020, 23:27 | 111 Kez Görüntülendi.

Yazı Detay Reklam Alanı 728x90

TOPLAM 0 YORUM

    Henüz Yorum Yapılmamış. İlk Yorum Yapan Sen Ol.

YORUM YAP

Lütfen Gerekli Alanları Doldurunuz. *

*